MAKALELER


Biz Sarıkamış’ız

Sarıkamış cennet kokar bu günlerde. Rabbin muştusu ile teselli bulur seyredenler on binlerce fidanı… Her biri Denizli\’den Erzurum\’a, Diyarbakır\’a, Urfa\’ya Anadolu\’nun ve Yemenin bir köşesinden gelmiş yalın ayak yazlık kıyafetle. Doğusu Batısı ile Türkü Kürdü ile birlikte hüznün diyârına… Milletimiz oynanan emperyalist oyunla karşı karşıya olduğu dönemdir bu dönem.Anadolu insanının, kadını erkeği ile vatanın üzerine kapandığı bir yaman iklim ve emperyalizme karşı bir haysiyetli duruştu Sarıkamış. Anadolu toprağı Sarıkamış’ta böyle yoğrulmuş Allahuekber Dağlarında böyle harman olmuş yiğitler... Şimdi ise ülkemizde yüreklerin ve şehitlerin ayağa kalkma zamandır.Ve ebediyen de ayaktalar onlar dimdik…Şehitler, Allahukber Dağlarında kutlu toprağa emanet edildiler. Rabbimiz mekânlarını cennet eylesin… Sarıkamış Mehmetçiğin her şart altında irade, cesaret ve disiplinden oluşan karakterini nasıl muhafaza ettiğini tarihe altın harflerle yazdığı bir semboldür.

Değerli hemşerilerim, gümüş tenli çam ağaçları, rengârenk tüllenen masmavi gökyüzü ve nergis bakışlı çocuklar ayazdan yüzleri güz patatesi gibi delikanlılar… Tıpkı bir mecnun misali bitimsiz bir sevda sarmalıyor gamzeli kız edasıyla her Sarıkamış ismi geçtiğinde içimden... Ne kadar sevda çekseniz azdır bu beyaz duvaklı süzülüp göklere uzanan tutkunun diyarına… Kar yağıyor ışıl ışıl Allahüekber Dağlarından. Kardelenler Firdevs bağı şehitlerin bağrında. Az ilerde bir ozan “Taze Gelin Zülüflerin Tarumar” diye bir türkü tutturmuş sanki hüznün ardında… Zirvede sis bir duman, fırtına esmeye başlıyor. Uğultulu rüzgârda hicranla yürüyor Bir elinde Al Bayrak yelken açmış yürüyor tarihin ahengiyle. Karşılıksız çıkarsız düşe kalka yürüyor. Kim yürümez ki şehidin armağanı o yamacın bağrında Itri gibi ses verir… Ve Şehitler Abidesi bir ulu çınar gibi…
Sarıkamış bir sevda onunla yatar onunla kalkar musikili yürekler. Kardeşlerim; Sarıkamış var olmanın sevinci, Sarıkamış bir tarih, Sarıkamış okşanacak, koklanacak büyülü bahçe. Her şehrin ruhu vardır mutlaka amma Sarıkamış’ın ruhu apayrı… Kış oldu mu gelin gibi süslenir, leyla mecnununa burdan seslenir, yeşil ormanından makber beslenir
ölümsüz ülkemde yâr Sarıkamış
Sarıkamış acılarla dolu manevi mirasımızdır. Çanakkale nasıl ki, İslam coğrafyasının en ücra köşesinde bir duyarlılık kaynağıdır, aynı şekilde Sarıkamış\’da duyarlılık kaynağımız ve asla göz ardı edemez. Şehitler bizim nurlu teberrüklerimizdir, oradaki ayaza karışan körpe fidanlara karşı sorumluluklarımız vardır ve Sarıkamış doğuda Türkiye\’nin hayati bir güvenlik siperidir. Sarıkamış adını duyduğumda beni bir matem sarar, gözyaşlarım dökülür gaipten sesler gelir, kör kağnılar gıcırdar ızdırap şarkısıyla… Tasalara bürünür gömülürüm sihirli ağıtlara…

Sonra ruhumu sarar efsunlu musikiler,içime bir sessizlik yayılır siner çileli gecelerime uzanır da uzanır doksan bin şehit uzunluğunda… Derken bir düşünce alır götürür beni Allahuekber dağlarına bulutlarla birlikte .Zaman durur, hayat durur, yaşlar donar ayazın kucağında,ayazın en kırak yerinde
duygularım kâh coşar kâh emekler. Sarıkamış âh Sarıkamış … şehitlerin mekânı hüzünlerin diyârı her tarafın bir destan bir destanın öyküsü, ateşin donduğu ölümün gülümsediği ölümün hayat bulduğu yer Sarıkamış.

Ses verir şehit kokulu dereler kar sularıyla, hû deyip akar her mevsim baharın kucağında
öt bülbül öt işte tam zamanı ötmenin, gülde burada gülistanda. Beyazın ikliminde şehitliğin her rengi. Konuş susmak yok, yanık sevda bu susmak yok konuş sen konuş sarıçam sen şu Merzifonlu Mehmet bak şuda Şırnaklı Hasan; nasıl da yakışmışlar yan yana ve sırt sırta …
Utansın Gabar dağı utansın Cûdi, Utansın Cizre’de ülkeme kuyu kazanlar, utansın Sarıkamış’ta şehit torunlarını kalleşçe şehit edenler ; Kürt Türk alevi sünni Laz Çerkez “biz Sarıkamış’ız” ya siz!..
Bir Sarıkamışlı olarak ve Sarıkamış faciasını yaşayan bir milletin evladı olarak bundan ders çıkarmak zaruridir diyor ve mübarek makama erişen şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor saygılar sunuyorum…

Sarıkamış Şehitleri

Gelinlik giyinmiş körpe kız gibi 
Karlara serildi Sarıkamış’ta 
Mevsimler ağlaştı gece buz gibi 
Şafaklar gerildi Sarıkamış’ta 

Mehmet’im çarıksız Yemen’den geldi 
Şahâdet gürledi sonsuzu deldi 
Gök mavi yer beyaz kefeni aldı 
Ak yaşlar nar oldu Sarıkamış’ta 

Yıldızlar ağlaştı bulutlar indi 
Yokluklar yok oldu varlık silindi 
Namlular yırtıldı taşlar delindi 
Bir tarih yarıldı Sarıkamış’ta 

Izdırap çilekeş dereleri kar 
Dikenli tabyadan esiyor rüzgâr 
Susun! Şehidimin söyleşisi var 
Bâsiret kör oldu Sarıkamış’ta 

Küfrün azgın devri mağmaydı vatan 
Ölüm çığlıkları amansız meydan 
Ferhat’ın çığlığı seni anlatan 
İrâde buruldu Sarıkamış’ta 

Vuslat harekât der müjdeyi bekler 
Ağlaştı mevcudat ve de melekler 
Hoşaftı menusu yağsız yemekler 
Öğünler bir oldu Sarıkamış’ta 

Yaram çok ağırdır çıban çok derin 
Apansız çıyanı dipsiz çemberin 
Cilvesidir lâkin buda kaderin 
Silahsız vuruldu Sarıkamış’ta 

Beyaz uykudaydı koca bir ordu 
Dağ taş susuyorken komutan sordu 
Mekân konuşuyor beden mosmordu 
Pâk beden mor oldu Sarıkamış’ta 

Çığlık yığınağı doksan bin fidan 
Şavkı göğe vurdu süzülmüş yatan 
Balkanlar Kafkasya Şırnak Ardahan 
Şehitler soruldu Sarıkamış’ta 

Şehit bu tarifi gelmez dilime 
Ziyâsı izâhsız altın kelime 
Vefâdâr ses verir cümle âleme 
Âşıklar var oldu Sarıkamış’ta 

Kutsal pervanesi o gün niyetin 
Mehmet’te doğuşu samimiyetin 
Övülmüş milleti sen ki ümmetin 
Zor nizâm kuruldu Sarıkamış’ta 

Şüheda vâdisi ne büyük mâna 
Sırt sırtta diz dize yatar yan yana 
Âsımdan emânet bu toprak sana 
Pir Mehmet pir oldu Sarıkamış’ta 

Sarıkamış dinle tarih seslenir 
Mâziyle beklenen renkler hislenir 
Kan-ter yudumlayan ruhlar süslenir 
Emr-i Hak verildi Sarıkamış’ta 

Ne çok şey anlatır bir mezar taşı 
İmânla beslenir Hakk’ın savaşı 
Şâirin efkârı birkaç gözyaşı 
Islanıp kar oldu Sarıkamış’ta 

Şehitler ölmez hây! Şehit her yerde 
Ve onlar gittiler yüce seferde 
Bak Ömer rikkatle bak perde perde 
Cennete girildi Sarıkamış’ta

Ömer Ekinci Micingirt

----------------------------------------------------------------------------

Çanakkale’ye

Yolcuyuz yolcusuyuz ve misafiriz
Yol varmaya sebep, arayış kavuşmanın koşturmacası ve durmadan duramadan yürüyoruz. Bu günkü yürüyüşte Çanakkale’ye...

Dünya kuruldu kurulalı hayır ile şer, Hak ile batıl savaş halinde. Asırlar boyu inkârcılar, vicdan ve insanlığı çiğnemişler, Müslümanların uğradığı ve uğramakta olduğu felaketler hemen yanı başımızda kalpleri sızlatıyor. İmanın kalpte yaşanması bir korun elde tutulmasından zor. Allah\’ın cc rızasına ulaşma, korkunun umuda çaresizliğin çareye dönüşmesi gerek. Buda yeniden diriliş ahlak ve yüce idealli gençliğin kazanılmasıyla gerçek fetihlere olabilir
Ecdadımızın mazideki o yüksek ahlakının özlemi içindeyiz.

Tarihimizde bazı hadiseler vardır ki, bunlar kulaktan dolma bilgilerle geçiştirilemez. İstanbul\’un Fethi – Çanakkale Savaşı Sarıkamış sebep ve sonuçları itibariyle, özünü ve ruhunu yakalamakta her aklıselime büyük görevler düşmektedir. 

Ve en önemlisi hayatımızın istikamet bekçiliğini yapabilmek “mübarek” ve “kutsal” bir görev, sonsuza yolculuktur. Rastgele...

Çanakkale Şehitleri

Gök kubbe altında ne müthişti harp 
Asra ateş düştü hey Çanakkale 
Nuh tufanı yer gök çıldırmıştı garp 
Yahya Çavuş coştu ey Çanakkale

Kükredi Seyyidim bir koca ordu 
Ne dehşet imtihan vuslat diyordu 
Hû deyip mermiyi sırtına vurdu 
Aşk arşa ulaştı Hayy! Çanakkale

Bir asûde vakit ölümsüz ölüm 
Cihad-ı Ekber hem niyâz bu gülüm 
Yezitleşti Churchill kıpkızıl zalim 
Zafer destanlaştı duy Çanakkale

Belçika Fransız İngiliz Anzak 
Biter mi haçlının kurduğu tuzak 
Apayrı diriliş sanma ki uzak 
Ruhuma üflenen mey Çanakkale

Son kozuydu Haç’ın küstahça karar 
Ne istiyor Anzak, Yunan ne arar 
Torun gelmiş garptan dedeyi sorar 
Nereye koyarsan koy Çanakkale

Seninle inlerim seninle varım 
Efsunlu iklimim büyülü yârim 
Seninle ölürüm senle yaşarım 
Şiirler gözyaşım sây Çanakkale

Seni anlatmaya perde heceler 
İstiklâl ne bilir ruhsuz cüceler 
Ölüm hazzı sağar doğan geceler 
Bayrakta tüllenen ay Çanakkale

Her lâhza içimde gencecik ahlar 
Beynimde yeşerir derin eyvahlar 
Dört mevsim dirilir o yüce rûhlar 
Şüheda çehreli köy Çanakkale

Kabirler pembe mor Çanakkale’de 
Sur sesi vuruyor Çanakkale’de 
Mehterân yürüyor Çanakkale’de 
Bir başka düğün bu toy Çanakkale

Sonsuzun ihyâsı,ziyâ,kâmeti 
Varlığın perdesiz istikâmeti 
Mübârek zaferin tecelliyâtı 
Diriliş türküsü ney Çanakkele

Ses verir tabyalar anbean her gün 
Ötenin ahengi yükselen hüzün 
Sancılar bekliyor inşâllah bir gün 
Cennete uzanan şey Çanakkale

Renk renk ırk cümbüşü rüyaları hak 
Fethin orduları dön mâziye bak 
Bayrak ezan vatan “bir”de ittifak 
Binyıllık değişmez huy Çanakkale

Dağları zümrütten toprağı inci 
Şehâdet yoğruldu coştu akıncı 
Bu millet müjdeli millet Ekinci 
Kutlu bir asâlet soy Çanakkale

Ey yüce iklimim cennet diyârı 
Sen ulu davanın son yadigârı 
Sen hür gönüllerin ulu çınarı 
Hey kutsî vâdi hey,hey Çanakkale!

10.11.2005 Bursa

Ömer Ekinci Micingirt 

Yolcu ki

Bir yolcu ki başıboş 
Yırtık çarık ve sarhoş 
Ruhu sisli girdapta 
Akıl firar boşa koş 
Diz mecalsiz azık boş 
Dâva zorlu yol yokuş 
Bir yolcu ki başıboş 

Dönmüş çarkı kör bakış 
Surat buzlu karakış 
Yırtılıyor izânı 
Pusulasız ve berduş 
Hedef şaşmış, tuzu yaş 
Dâva zorlu yol yokuş 
Dönmüş çarkı kör bakış

Ömer Ekinci Micingirt 

----------------------

Yolcuyum

Perişan dünyamdan sonsuza doğru 
Bir tatlı rüyada yüzen yolcuyum 
Balçıktan cesedim Âdemden huyum 
Büründüm hülyama yürü ha yürü 
Perişan dünyamdan sonsuza doğru 

Gelenler gidiyor gör perde perde 
Sessizce derinden hep yavaş yavaş 
Sıra sıra mermer bölük bölük taş 
Beşikten mezara sırlı bir oyun 
Gelenler gidiyor gör perde perde 

Ve ruhum inliyor gözlerimde yaş 
Ben tövbede buldum ulvi çâremi 
Affı mağfireti lütfu keremi 
Feryadım kendime buğzum kendime 
Ve ruhum inliyor gözlerim

Ömer Ekinci Micingirt 

--------------------

Yolcu

Zihnim gümrah gözlerim yaş 
Acep nere gidiyorum 
Yol boyunca alev ateş 
Ne diyâra gidiyorum 

Bitiş sonu güvenemem 
Sevinemem övünemem 
Fâni için dövünemem 
Sus biçâre gidiyorum. 

Uyan uyu uyanmadım 
Takvâ ile boyanmadın 
Sabretmedim dayanmadım 
Vura vura gidiyorum 

Kelp nefsi yer yeremedim 
Ve kendimi göremedim 
Beni bana soramadım 
Gömdüm kire gidiyorum 

Gamdan arı gülemedim 
Dergâh cezbe gelemedim 
Öldüm öldüm ölemedim 
Tepe dere gidiyorum 

Durgun suda yüzebilsem 
Şâir gibi yazabilsem 
Seyyah gibi gezebilsem 
Ah-u zâra gidiyorum 

Coşku nedir vicdan varken 
Ecel yaşam henüz erken 
Nerde hûşu hû hû derken 
Gayya nara gidiyorum 

Kızıl bahar yaslı güzler 
Neşve bilmez dertli gözler 
Kınadılar görgüsüzler 
Göçüp yâre gidiyorum 

Eşkin dörtlük şiir önce 
Söz aynada görününce 
Aldı beni bir düşünce 
Belki nura gidiyorum 

Dem vuruyor melâlimi 
Haramımı helâlimi 
Çaldım taşa amelimi 
Sora sora gidiyorum

Ömer Ekinci Micingirt

--------------------------------------------------------------------------

Terör

Terörün dini ırkı yok sözüne eyvallah,ancak benim itirazım var "dini ve ırkı tek olan bir millet" terör örgütleri üretimi merkezi olup özellikle hassasiyeti Müslüman öldürmek üzerine kuruludur. Arada iz kaybettirmek için başka din mensuplarına saldırı olsa bile gerçekte aldatılmış yada satılmış sözde Müslümanlardan devşirilerek islamı terör örgütü gibi gösterip hep Müslüman öldüren ve isminede İslami terör örgütü... Siz hiç İşid militanlarının İsrail\’i rahatsız edecek davranışlarına rastladınız mı?Bunu hüsnüniyetle bakan ferasetli her insan görebilir.
Elbette Israil\’de masum Yahudiler için sözümüz yok...
Dünyanın ruh dengesini iğdiş eden tüm yiyeceklerin ve bitkilerin kimyasını bozan savaşların müsebbibi ülke tereddütsüz İsrail merkezli Siyonistlerin kontrolsüz hâkimiyetidir...

Siz Hiç Ay Işığında Ağladınız mı

Siz hiç anne oldunuz mu Filistin’de 
Buldozerler çeyiz sandığı ve baykuşlar 
Ya kucağınızda körpecik Mahmut 
Kıpkızıl kan ve şarapnel parçası 
Ve gece üç 
Siz hiç ağladınız mı ay ışığında 

Peki, siz Gazze’de ya Gazze’de 
Üç aylık bebek bir nine 
Çıldırdı mı hiç çırılçıplak yavuklun 
Sarsılınca yer gök, iffet tarumar 
Siz hiç ağladınız mı ay ışığında 
Peki siz hiç Beyrut’ta 
Beyrut’ta tarla gördünüz mü 
Cesetlerle ekili gül verdiniz mi 
Sessizce, çiğnemeden 
Ve sordunuz mu soracak kimse yokken 
Siz hiç ağladınız mı ay ışığında 

Sahi sizin hiç Ebu Gureyb de 
Boğazınıza urgan atıldı mı 
Sürüklenerek sırtlanların ininde 
Öldürün beni piçim var dedi mi 
Zulmetin bağrında Iraklı nur 
Siz hiç ay ışığında ağladınız mı 

Seyrettiniz mi sırça köşkünüzden 
Cam fanusta kan kokan misketleri 
Düşündünüz mü davayı ve sarsılan vuslatı 
Yüzünüzü zift bürümeden 
Titredi mi soluğunuz ürperdi mi vicdanınız 
Seherde sadece birkaç gece birkaç kez 
Yatağından fırlayıp gecenin kör vaktinde 
Karanlık yırtılırken hây 
Sahi siz hiç ay ışığında ağladınız mı 

Peki siz hiç düşündünüz mü 
Bir akşamüstü muhteşem maziyi acı acı 
Ve şimdi ve şimdi ölüden de betersin 
Çoraklaşmış ufkunla tasasız ve vefasız 
Garbın karanlık ve iğrenç tuzağını hazmetmekte 
Yetmez mi bu kadar zillet! Nefsinin gölgesinde 

Gelin ne oldu size, ey eşsiz millet 
Gelin kurban olayım ümitsizlik yok hâşâ 
Yeniden şahlanalım gözyaşına bürünüp 
Hakka eşik olalım Rabbe âşık olalım 
Ağlamasın Vaad’ler bayram etsin Mahmutlar 
Kararmasın şakaklar coşsun mazi yeniden 
Coşsun sevdalı gözler meltemler estirelim 
Akın akın yetişsin tekrar beyaz atlılar 
Sen çileli yiğit hislerine ne oldu 
Ümit korku pür edep alev alev gözyaşım 
Duygularım kördüğüm,utandım gözyaşımdan hây 

Siz hiç ay ışığında ağladınız mı 
Siz hiç ay ışığında ağla”ma”dınız! 

Ömer Ekinci Micingirt
.....................................................

Filistin

İnsanlık Gazzede öldü kardeşim 
Ufukta vuslat var kimse demesin 
Geceler rüyamı çaldı kardeşim 
Med vakti ittihat kimse demesin 

İçimde bir tufan azgın tarumar 
Sokaklar şen şakrak bilmem ne umar 
Filistin sancısı ateşten kemer 
Yanmadan nüsret var kimse demesin 

Çok ağır matemim salmışım yasa 
Firavun ve Şaron nerdesin Musa 
Ölüm tadıyorum her gün bir buse 
Siyonist irsiyet kimse demesin... 

01.01.09 Bursa

Ömer Ekinci Micingirt

Firavun

Özlüyorum 
Gözümde bir damla kan 
Sultan Abdülhamid Hân 
Özlüyorum

Gizliyorum 
Yokum insandan yana 
Umum İslam virane 
Gizliyorum

Gözlüyorum 
Her gece perde perde 
Gazze öldü ilerde 
Gözlüyorum

Sözlü yorum 
Girmişim cam kafese 
Eurovizyon ve Hadise 
Sözlü yorum

Közlü yorum 
Olmert Barak ve Neron 
Hep Firavun hep Şaron 
Közlü yorum

Ömer Ekinci Micingirt

--------------------------------------------------------------------------

Dadaş

Dadaş denilince ben hemen her nedense Muhammed Lütfi Efendi Hz ve o ruh içimde tüllenir. İnsan eğiten eğittiği halleri şahsında taşıyan eğitimin büyük şahsiyeti bahsettiğim mübârek insan… Karakter davranışlarıyla yazdıkları ve yaşadıklarıyla kendine has tatlı üslubuyla bambaşka bir klavuz ve Allah dostu böyle insanlar o kadar az ki Empati; yâni insanlara sevgi ile yaklaşan dine mesafeli olan hemşerilerim bile o mübareği çok sevmişlerdir. Galiba bunun için şahsın kendine münhasır bir takım özellikleri ve güzellikleri mevcut.

Değerli hemşerilerim ben kardeşiniz Ömer Ekinci Micingirt Kars Sarıkamış Micingirt köyünde doğdum ve Micingirt Köyü on yıllar önce Hasankale’ye bağlıymış ki sonradan Kars’a bağlanmış ve babamlar Hasankale yani Erzurumlu ben ise Sarıkamışlı yani Karslı olmuşum…Tabiki bölgesel ayrımcılık ırkçılık gibidir bu manâda bir farkı yok ve asla ayırmam bu iki ilimizi ancak ben nedendir bilmem Erzurum’da daha çok kendimi buluyorum ve dolayısıyla bende bir dadaşım diyebiliyorum kendime. İnsanın hem fiziki hem manevi olarak kendine nasıl hisseder ve yaşarsa odur. Enâniyet yapmadan inşallah şahsımı bırakıp tekrar asıl konumuza dönelim.

Dadaş olmak yorucu ve zor iştir ve Muhammet Lütfi davranışı taşımaktır dadaşlık. Dadaşlık başkası için yaşamaktır ve her yönüyle kendimizi karşımızdakinin yerine koymak; olaylara öyle bakmak, yani empati yapmak. Bana dadaş ne demek derseniz dadaş Takva, dadaş samimiyet, dadaş cesurluk, dadaş taş atana gül atan ve kısaca takva süvarisi olmaktır dadaşlık…

Işıltılı yasakları, terk zifiri gecelerde gözyaşı ve gözleri kapadığında madde ötesine yelken açmanın adıdır dadaş olmak Her şeye rağmen gerçeği tespitte harcamak zamanı , dudağa yapıştırarak tefekkür yudumlarken hiç olmaktır dadaşlık hiç! Çalışmak, yatağa baş koyunca hesabı sağlam yapmak yıkmak nefsin heykellerini Teker teker… Çilenin doruğunda şükrü unutmadan yol almak zincirleri kırmaktır samimiyettir dadaşlık samimiyet… Yârin uğruna nakış nakış sükût örmek dadaşlık tebessümle zamanın imbiğine… Derilere nasır saçlara kar yağdırmaktır usul usul derinden, bazen bir sarhoş gibi uyanık bazen tespih gibi efsunlu ezgisidir yiğitliğin ,mertliğin insanlığın,İslam’ın semeresi cennetin meyvesi ve aşkın göz bebeği olmaktır belki…

Liyakattır teslimiyettir dadaş olmak seslenişi idrâk mantığa takılmadan sıdk ile inanmak ümitle unutmadan… Emânete sadakat, mesuliyeti fark etmek gerçeğe ermektir tevazuyu kucaklayıp taş gibi çözülmeden güven veren üslupla . Nefse kement vurmaktır tıpkı Bilal gibi çileli ve hüzünlü sırra vakıf zevke uzak çileye yakın Hamza\’nın kahramanlığı gibidir dadaşlık Hamza\’nın kahramanlığı!

Âbide şahsiyetler çıkarmaktır her devirde asrın bağrına… Dadaşlık Edirne Tabyalarında Rüştü Paşa, bazen Nene Hatun, belki Emrah, Reyhâni bazen de kulaklarımıza ve gönlümüze bir başka ahenk katan Raci Alkır, Mükerrem Kemertaş,  olmaktır dadaş olmak… Türk tarihine bakıldığı zaman, nesilleri için sunulabilecek kahramanları ve evliyaları bulunan ve önde gelen yöremizdir Erzurum ve yaşayan dadaşları…

Değerli dostlar tabi ben dadaş nedir izah etmeye çalışırken tüm kahraman abide şahsiyetleri sıralamadan birkaç örnekle izah etmeye çalıştım, dadaşları tanımak isteyen Erzurum Tarihini okuması şarttır… Son olarak şunu diyorum ki dadaş her attığı adımda önderi, rehberi örnek aldığı tek kapı varsa oda Allah Rasulü’dür. Tüm dadaşları saygıyla selamlıyor ve konuyla ilgili şiirlerimle saygılar sunuyorum.

Ben Dadaşım 

Duygularım köpürdü 
İyi dinle arkadaş 
Nerelere götürdü 
Ben dadaşım hem dadaş 

Beni benden kıskanır 
Pür heyecan bak güneş 
Bulut bana yaslanır 
Ben dadaşım hem dadaş 

Sevdam karlara yağar 
Buz kesilir kor ateş 
Dadaş sevdalı doğar 
Ben dadaşım hem dadaş 

Anadolu kapısı 
Dizde derman gözde kaş 
Alparslan’dan tapusu 
Ben dadaşım hem dadaş 

Emrâh Âşık Reyhâni 
Tespihteki aynı taş 
Mevlüt sanki Sümmani 
Ben dadaşım hem dadaş 

Hançer barı görünce 
Yutkunurum gözde yaş 
Akar vatan boyunca 
Ben dadaşım hem dadaş 

Göz nurudur ihramlar 
İffet ile örter baş 
Cennet kokar ikramlar 
Ben dadaşım hem dadaş 

Gök mavisi erenler 
Ömer yine köz ateş 
Can dostlarım yârenler 
Ben dadaşım hem dadaş 

Ömer Ekinci Micingirt

Dadaş 


Biz dadaşız dadaş ha sevdalıyız ağalar 
Biz vurgunuz bayrağa, cân kurban cân vatana 
Biz ciritle büyüdük, şahlanırlar çağalar 
Biz devlet-i ebediz, tabyalarda yatana 

Biz İbrahim Hakk’ıyız, mârifetli yaşarız 
Biz ki Şükrü Paşayız, Edirne’de coşarız 
Biz Alvar’lı Efe hâyy, Hak aşkıyla pişeriz 
Biz dadaşız dadaş hâ, şükrettik Yaradan’a 

Biz pek şanlı bir millet, tülleniyor sinemde 
Biz şehitlik bıraktık üç kıtada Yemen’de 
Biz Ermeni besledik, şimdi başka dümende 
Biz ölümle gardaşız! Fedâ olsun vatana 

Biz Malazgirt Mohaçız biz ne kıtalar gördük 
Dava büyük aşk büyük, gün geldi hesap sorduk 
Biz alevler içinde, Büyük Türkiye kurduk 
Biz fetihler müjdeli, hayranım o irfâna 

Biz doğunun kalesi, palandöken balası 
Bizde tarih yoğruldu, biz yiğidin alası 
Bize dadaş derler ha! mertliktir hâsılası 
Biz milli ruh sancağı, astık bütün cihâna 

Ömer Ekinci Micingirt

Erzurum


Suları efsunlu dağları karlı 
Gözlerim amentü konaklarında 
Taş duvarlar suskun vâkit efkârlı
Sessizlik yırtılır sokaklarında

İffet fısıldaşır nurlu leçekte 
Cistik zığva kuşak ruh var yelekte 
Bindalli giyinmiş yâr beklemekte 
Örtülü yaşmak âr dudaklarında

İbrahim Hakkı de Alvarlı’yı yaz 
Dadaş merttir amma delidir biraz 
Sözü çelik gibi yumruğu vaaz 
Zalimin çöküşü dayaklarında

Âşk dadaş barıyla rahvan atıyla 
İslam’ın o nurlu hür fıtratıyla 
Milli davaların serenatıyla
Mehter sancısı kulaklarında

Abdurrahman Gazi Eşref Efendi 
Hürmet tâzim gerek irşâdın bendi 
Seyyit Şahabettin Bursa’ya döndü 
Hirân’nın kokusu ayaklarında

Paşa Dabakhane Cennet çeşmesi
Muratpaşa Zeynel şehrin içmesi
Yeğenağa Şeyhler görenler sesi
Abdest parıltadır sulaklarında

Selçuklu dökülür gözlerime nem 
Nene hatun kokar bendeki özlem
Erzurum mor ışık kutlu yola dem 
Şehit sesi çınlar ulaklarında

Sûfi Taşkesenli hocası Tâği 
Sırrı Efendi var halvet ocağı 
Bu şehir mübârek İslam sancağı 
Ol Hüseyin Ruhi topraklarında

Eren evliyası hiçin hiçinde 
Tabyalar rengârenk başka biçimde 
Çok şey yazamadım kaldı içimde 
Top sesi zonkluyor şakaklarımda

Reyhâni Sümmani Ve Nâim Hoca
Dertli akar Dumlu zikirde gece
Erzurum mübârek Erzurum yüce
Cennet kokusu var sazaklarında

Abdurrazzak Ali ve Abbas Mehdî 
Arapkirli Ömer kerâmet ehli 
Şiir Micingirt’in izâhta cehli 
Anlattım hasretle uzaklarında

Ömer Ekinci Micingirt



-----------------------------------------------------------------------------

Memed’e Sitem 

Ülkemizde ve tüm insanlıkta en önemlisi de kendi çevremizde sevgi, kardeşlik, birlik ve beraberlik ırk renk dil ayrımı yapmadan kardeşliğin tesisi fakir ve yoksulların düşünülmesi, nefsin kötü arzularına gem vurulması, akrabaların, komşuların, eş ve dostun her daim ziyaret edilmesi, öksüz ve yetimlerin sevindirilmesi, her türlü sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın sağlanması; Allah’ın (cc) aff ve mağfiretinin, bağışlamasının umulduğu olumlu davranış ve yaklaşımlardır

Toplumda ayrılıkları kin nefreti yok edip kardeşliği tesis ve tespit için tüm gayretlerimizi sarf etmek, haklarını gözetmek, ıslahı için yardımcı olmak ve ülkemizin düşmanlarına fırsat vermeden gençliğin geleceğe ümitle bakmalarına katkıda bulunmak hem dini, hem de insani bir görevdir Peygamber efendimiz; “insanlığın en hayırlısı insanlığa hizmet eden, faydalı olandır” Buyurarak bu önemli görevi hatırlatmıştır.. 

Bu sebeple ülkemizde huzur, barış, sevgi ve güven ortamı ancak; yardımlaşma ve dayanışmayla sağlanabilir Cenab-ı Hak “…iyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve haddi aşmakta yardımlaşmayın” Buyurmakta ve müminleri karşılıklı yardımlaşma konusunda uyarmaktadır Peygamber Efendimiz : “Müminler birbirini sevmekte ve birbirine merhamet etmekte, bir bedenin uzuvları gibidirler bedenin herhangi bir uzvu rahatsız olursa, diğer bütün uzuvları da rahatsız olur” İfadesiyle kaynaşma ve dayanışmanın önemine işaret etmiştir. Dinimiz; yakın çevreden başlayıp, bütün insanlığı içine alan bir yardımlaşma ve dayanışma anlayışını zorunlu kılar Hak Teala Kur’an-ı Kerimde; “Şüphesiz Allah adaleti, adil olmayı, insanlara iyilikte, ihsanda bulunmayı, akrabaya, yakınlara bakmayı emreder Hayasızlığı, fenalığı, azgınlığı yasaklar, …” Buyurmaktadır ki biz bunu her cuma hutbeden dinleriz...

insanlar sırasıyla önce anne ve babasın karşı saygılı olur sonra ailenin diğer fertlerine, akrabalarına, komşularına; hatta tüm insanlığa karşı vazifelerini yerine getirir, iyilik, ihsan ve ikramda bulunur Bu konuda sevgili Peygamberimiz; “Cennetin güzel kokusu, bin yıllık mesafeden alınır ve anne ve babasına isyan edenlerle akrabalarıyla münasebeti kesenler bu kokuyu alamazlar” ( Hadis-İ Şerif ) buyurmuş, terk edenlere de büyük tehlikeyi haber vermiştir ki tüm insanlar aslında Adem dedemizin torunları yani akraba...

Ülkemizde tüm renkler arasındaki sevgi, saygı ve dostluk bağlarının güçlenmesi, vatan bayrak ezan ve ülke sevgisi yaşam kardeşliği vatan bütünlüğü fikri bağlarının tam anlamıyla yerleşmesiyle rahat ve huzur insanca yaşam mücadelesi zafere ulaşacaktır...
Oğlum Muhammed (Memed) için yazdığım hattı zatında tüm Mehmetlere Hasanlara Alilere yani gençliğimize ithâf ettiğim şiirimle saygılar sunuyorum..

Memed’e Sitem

Belki izahâtın zamanı geldi
İçimde ağulu sızı var Memed
Neslin hoyratlığı bağrımı deldi
Sırtımda çatırtı izi var Memed

Sağ sol safsatadır gülmeyesin ha
Nifâk oyununa gelmeyesin ha
Öze eremeden ölmeyesin ha
Sende sadâkatin özü var Memed

Bitimsiz sevdalar mor olur elbet
Mazlumun lokması sorulur elbet
Derin karanlıklar durulur elbet
Islak sokakların va’zı var Memed

Kimler aşka gelir kimler uyanır
Teslimi bilenler Hakk’a dayanır
Hikmetle bezenir aşkla boyanır
Seherde Yunus’un sazı var Memed

Sokak sokak huzur versin astığın
Kutsal varlığımdır ayak bastığın
İcabında ölüm olsun yastığın
Müjdenin bitmemiş kozu var Memed

Büyük düşün fikrin olmasın anlık
Pak ruhlara bayram nefse düşmanlık
Zevk safa hevesler sonu pişmanlık
Nice kavimlerin tozu var Memed

“Halk içinde Hakk”ı çoklukta yoku
Dünya ve kâinat düşün yaz oku
Samimiyet öğüt mârifet doku
Eren meclisinin dizi var Memed

Aldırma mahluklar ürerse ürsün
Diline yobazlık cilası sürsün
Sefil ve beyinsiz türler görürsün
Her kışın mutlak bir yazı var Memed

Vicdanın sedâsı ufkuna merhem
Her an birlik olsun hitâbında dem
Hem kime mahsustur gözlerinde nem
Beyaz atlıların gizi var Memed

Soysuzlara inat oku der âyet
Ve ruhsuz ateizm gerçek vesayet
Fikri hür mürteci değilsen şayet
Mutlak her yokuşun düzü var Memed

Heceler mustarip mısralar atsız
Sosyalist türedi Adil Esat’sız
Bir tarih yazıldı mukaddesatsız
Tedbir-takdir kader-yazı var Memed

Tarih ve yağmalar söze gelemez
Mizansen kahpeler bizi bölemez
Her beyaz gömlekli şehit olamaz
Toprağın şehide sözü var Memed

Ömer Ekinci Micingirt

-----------------------------------------------------------------------------

Ama Yalnızım

Kalabalıklar içinde nasıl yansızlaştığını hiç acı acı yudumluyor musunuz? Toplumdaki asık yüzlerin çokluğunu fark ettiniz mi. Ardı arkası kesilmeyen ölüm gasp trafik kazası hapis çete… Peki, bu yalnız kalabalıkta ömrün nasıl ışık hızında tükendiğin farkında mısınız? Ben unutuyorum bazen kendimi ve savruluyorum adeta bir lodosa kapılan teneke parçası gibi gürültü çıkara çıkara. Farkında bile değilim muhteşem senfoni ve ihtişamlı orkestranın verdiği nağmeden. Sadece hüzünleniyorum dörtlüklere gizlenerek

Sar beni sıkıca sar sadık dostum
Çileli davamın dermanı hüzün
Dövündüm yıllarca yaş döktüm sustum
İhlâssız duamın gümanı hüzün

Dökülüyorum yaprak yaprak düşündükçe kavruluyorum. Ne bir taş olabiliyorum bir sokak çocuğunun sığınacağı yuvanın temeline, nede bir damla yaş olabiliyorum merhametin kucağında. Dökülüyorum sessizce kavruluyorum.

Çürüdüm kavruldum sessiz derinden
Söküldü ciğerim koptu yerinden
Sonsuzluk bestesi eser serinden
Bu garip avamın âmânı hüzün
Şakağımda husumet kaçıyorum kendimden. Nereye ve ne zamana dek sürecek? İki yüzlü bir koşturmaca ki hedefi belirsiz sanki….Muhteremler ya siz,siz neler düşündünüz şu anda?Ben bu anlattıklarınızda yokum tuzum kuru diyorsanız eyvallah.

O günü beklerim o gün nevbahar
Sultanlık o günde o gün var bahar
Kupkuru sapsarı çehrem sonbahar
Ve eşsiz davamın zamanı hüzün...

Sessiz yığınların yalnızlığını ,kuru kalabalıkların arsızlığını,kalemşorların tutarsızlığını ve Anadolu kokan mert yüreklerin sahipsizliğini hiç fark ettiniz mi? Saygılar sunuyorum.

Ama Yalnızım 

Yalnızlık taht kurmuş ufkum kapkara 
Ümitsiz değilim ama yalnızım 
Dertlerim depreşti yazdım dağlara 
Poyrazla katmışım kuma yalnızım 

Kaybettik dostluğu yetim değerler 
Kadir kıymet ne ki kasvet yayarlar 
Makama rütbeye boyun eğerler 
Çıldırmış çıkmışım dama yalnızım 

Kalabalık külden yaban ıssızım 
Dostluklar mevt olmuş bense sessizim 
Karakış sokakta yavrular bizim 
Acıklı bakıştık ama yalnızım 

Çöplükler aç dolu toplum çok rahat 
Ben suçlu ben güçlü benim kabahat 
Ecel kervanımda sayıyor saat 
Kimi aç kimi tok deme yalnızım 

Ömer her halimiz gösteriş tüter 
Namaz kılar ceset namazsız yatar 
Hücreler isyanda, yeter be yeter 
Kendime sitemim kime yalnızım

Ömer Ekinci Micingirt

--------------------------------------------------------------------------

Mevlana Hz

Mevlana Hz. Türk! Peki Mesnevi Neden Türkçe Değil?

Değerli hemşehrilerim, Mevlana Hazretlerini yazdığı eserlerin dilinden dolayı eleştiren hatta küçümseyen ve hakarete varan yazılar okuyoruz bu günlerde. Ben bu büyük insanı eleştirenlere insafa davet ediyor ve bu konuda sizleri bilgilendirmeye çalışacağım.
Mevlana Hz. Tasavvuf Yolunun İlâhî Mürşididir Ve Türk Milletinin Tartışılmaz değerlerindendir

Orta Asya’nın Türkistan ve Horasan bölgelerinde yaşayan halkın büyük bir kısmı Türk’tür. Bunların ana dili Türkçe’dir. Bugün dahi, Azerbaycan’dan doğuda Çin Seddi’ne kadar bütün bir Orta Asya’yı içine alan geniş bölgelerde, hiçbir engelle karşılaşmadan rahatça Türkçe konuşabilir, Türkçeyi değişik lehçeleriyle her yerde kullanılırken görebilirsiniz. Bu bölgede Oğuz Türklerinin, XI. Yüzyılın başlarında kurdukları Büyük Selçuklu Devleti, kısa zamanda gelişip yayılmış. Türk dili de geniş ve yaygın Türk topluluklarının dili olarak tarihi seyrini sürdürmüştür. Büyük Selçuklu Devletinin Horasan, İran, Suriye ve Anadolu Selçukluları adıyla dört kola ayrılmasından sonra da durum değişmemiş. Türkçe, Arap ve Fars dillerinin kuvvetli baskısı altında, varlığını geniş halk yığınları, aşiret ve boylar arasında koruyabilmiştir.
Türklerin çoğunlukta olduğu ve Parsların çok az sızabildikleri Orta Asya’nın Türkistan ve Horasan bölgesinin ünlü kültür merkezi Belh şehrinde dünyaya gelen ve pek genç yaşlarında Baha Veled’le birlikte Anadolu’ya göçen, yine bir kültür merkezi Konya şehrine yerleşen Mevlâna Celâledin’in ana dili; soyca sopca Türk oluşuyla da şüphesiz Türkçe’dir. Bunun aksini düşünmek, biraz tarihi, tarihin seyrini, Mevlâna’nın doğduğu bölgenin etnik karakterini bilmemek olur. Ne var ki, İslâm dininin etkisi ve İslâm halifesinin İslâm devletleri üzerindeki manevi nüfusu ile Arapça devlet diline hâkimdir. Resmi yazışmalar, fermanlar, beratlar, vakfiyeler, kitabeler Arapça ile yazılmakta medresede Arapça okunulmakta öğretilmektedir. Bunun yanıbaşında Farsça, işlenmiş bir dil olarak tasavvufa ve edebiyata girmiş, kültürlü ve entelektüel tabakanın bilmesi, okuması, yazması gereken bir dil olmuştur. Mevlâna da daha tahsil çağının eşiğinde bu iki dille karşılaşmış, babasından ve hocalarından Arapça ve Farsça’yı öğrenmiş, bu dillerde yazılan eserleri okumuştur. Anadolu’nun Selçuklular eliyle Türkleşmesinden sonra, kalabalık bir Rum halkının oturduğu bölgelere, aralıksız Türk akınları olmuş, Orta Asya’dan getirilen veya Moğol akınlarının şerrinden kurtulmak için kendi arzuları ile göçen Oğuz Türkleri yer yer Anadolu’ya yerleşmiş bu aşiretler Anadolu’da köyler, kasabalar kurmuş, kısa zamanda yerli halkı aralarında eritmiş, İslâmlaştırmış veya onları azınlık durumuna düşürmüşlerdir. Böyle bir ortamda Mevlâna ana dili olan Türkçe ile Konyalı müritlerine seslenirken, azınlıklarla da ilişiğini kesmemiş, Rumcayı öğrenmiş, hatta Rumca şiirler söylemiştir. Evinde, ailesi ve çocuklarıyla, halkla günlük konuşmalarında, vaazlarında Türkçe konuşan Mevlâna, eserlerini devrinin icabı alarak Farsça, bazılarını da Arapça yazmış, yazdırmıştır. Mevlana’nın eserlerindeki Farsçanın, bir Anadolu Farsçası olduğu, Mevlâna’nın bu dili sonradan öğrendiği üzerinde bilginler, zaman zaman durmuşlardır. Bunlar arasında yer yer Türkçe şiirleri. Türkçe beyit ve ibareleri vardır. Bunlara Divan-ı Kebir ve Mesnevi adlı eserlerinde rastlanır. Bu konuda Martinovitz, Saleman, Veled Çelebi İzbudak, M.Şerafeddin Yaltkaya. Mecdud Mansuroğlu gibi bilginler geniş araştırmalar yapmışlardır. Tarihçi Necip Asım’a göre, Mevlana`nın Türkçesi, daha çok Kıpçak Türkcesi`ne, Mansuroğlu`na göre de Oğuz lehçesiyle veya onların yakın şiveleriyle konuşan Türk kabilelerinin şivelerine benzemektedir.
Mevlâna Mesnevi’sinde, “Amaç, armağan, aş, götürü, kışlak, yaylak, konuk, sınır, Tanrı, töre, ulak, yasa, yurt” gibi öz Türkçe kelimeleri ustalıkla kullandığı gibi,Divan-ı Kebîrinde; Okçulardır gözleri Hoş nişandır kaşlar; Öldürür yüz suvari Kimdir ol Alparslan. Veya "Şems" mahlası ile bastan başa Türkçe, 22 beyittik bir gazelinde:
"O! kim gide uzak yola gerek azık ala bile Almaz ise yolda kala. İrmeye hergiz menzile" şeklinde öz Türkçe şiirler söylemiştir.
Mevlâna bir sanatçı, bir şair, hatta çok kere söylendiği gibi bir filozof değil, gerçek bir sûfidir. Sonsuz bir âşk ve coşkun bir âşk ve coşkun bir vecdle tasavvuf yolunda ilâhî mürşittir. Fikir ve düşüncelerini öğretmek için çevresinden, günlük olaylardan, okuduğu, kitaplardan, dinlediği hikâyelerden faydalanmış, örnekler vermiş, ele aldığı konulan, ayet ve hadislere bağlamış, Türk Atasözleri ve tabirleriyle bezemiştir. O`nun eserlerinde:
”Ateş olmayan yerde duman tütmez”, “Ağlamayan çocuğa meme vermezler”, “Ne ekersen onu biçersin”, “Vakitsiz öten horozun başını keserler”, “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy”, “Yıkık köyden haraç alınmaz”… vs. bugün de atasözlerimiz arasında yaşayan, öz be öz yüzlerce Türk atasözü yer yer serpiştirilmiştir. Yine eserlerinde, halk tabirleri, Türk gelenekleri, örfleri, inançtan ile ilgili pek çok konulara geniş yer verilmiştir. Bütün bunlar incelenmeden, Mevlâna, eserlerini Farsça yazdı diye, onu bu dillerle konuşan milletlere mâl etmek ilmî gerçeklere uymaz yanlış olur. Ya da Türk düşmanı gösterecek kadar ileri gitmek hele hiç ağza alınmayacak iftiralar ki bunların bilinçli yapılırsa Allah korusun ağır vebal alacağı aşikardır... Evet, Mevlana bir Allah dostudur. Allah dostlarına dil uzatmanın manevi cezası ise ağırdır... Bu konuda hırsımızla değil aklımızla konuşalım...
Mevlâna; Türk Milletinin bütün bir insanlığa yayılan ölümsüz armağanıdır.
Sözlerimizi Mevlana’nın rubâî’si ile bağlamak istiyorum...
"Yabancı bellemeyin, ben de bu ildenim."
"Sizin ocağınızda kendi ocağımı arıyorum"
"Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim." "Hindu soyuyorsam da. gerçekte aslım Türk’tür benim.."buyurmuştur..HEM TÜRK OLMASA NE FARK EDER Kİ O YİNE MEVLANA
Mevlana’ya Hz. Allah(c.c) rahmet eylesin. Bizleri de aslımıza uygun tarihimize yakışır bir şekilde millet olarak yeniden diriliş nasip eylesin... Bir şiirimle saygılar sunuyorum..

Şebi Arûs 

Mevlana\’nın izindeyim 
Ben hep barış yazacağım 
Dağa taşa kurda kuşa 
Karış karış yazacağım 

Dünya ukba gündüz gece 
Onda gizli sır bilmece 
Kalpten kalbe bin bir hece 
Beste beste dizeceğim 

Şems sönmeyen meş’aledir 
Aşk içinde aşk iledir 
Hak yolunda aşk çiledir 
Yana yana gezeceğim 

Hikmet dolu sonsuz rahmet 
Hoşgörü yâr istikamet 
Mecusi’de gelir elbet 
Pırıl pırıl süzeceğim 

Mutasavvıf devr-i zaman 
Büyük divan, büyük ferman 
Uyan deli gönlüm, uyan 
Döne döne ezeceğim 

Devrildi put, çözüldü haç 
Gel diyor gel, gönlünü aç 
Dünya ona, ona muhtaç 
Renk renk göğe kazacağım 

Pirim sensin rehberim sen 
“Fîhi Mâ Fih” desen desen 
İlham aldım eserinden 
Şerha şerha çözeceğim 

Şeb-i Arûs derûn-i ses 
Ben sen o biz bütün herkes 
Bencil nefsim feryadı kes 
Serin serin yüzeceğim 

Ömer Ekinci Micingirt

-----------------------------------------------------------------------------

Üç Aylar

İki Cihan Güneşi Sevgili Peygamber Efendimiz, saâdet meclisinde oturuyordu. Mescide bir esir grubu getirildi. O sırada Allah Resûlü (sas), bir kadının yana yakıla bir şeyler aradığını gördü. Kadın yakaladığı her çocuğu sinesine basıyor, kokluyor sonra bırakıyordu.
Sonra kendi yavrusunu buldu, bağrına bastı. Doyma bilmeden onu öpüyor, kokluyor, tekrar bağrına basıyordu. Allah Resûlü (sas) bu manzara karşısında iyice doldu. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak parmağıyla yanındakilere bu kadını gösterdi ve: "Şu kadını görüyor musunuz?" dedi. Sahabe cevap verdi: "Evet Ya Rasulallah!" Allah Resûlü (sas) tekrar: "Bu kadın şu kucağındaki çocuğunu cehenneme atar mı?" diye sordu. Sahabe "Hayır ya Rasulallah!" karşılığını verdi. Ve işte bunun üzerine İki Cihan Serveri şu hikmet dolu sözleri söyledi: "Allah o kadından daha şefkatlidir, kullarını cehenneme atmak istemez."

İşte böylesine başdöndürücü bir şefkat ve merhamete sahip olan Allahu Teala, sene içinde kulları için gönül dünyalarında adeta bir manevi hamle yapmaları adına bazı özel gün ve geceler yaratmıştır. Bu özel zaman dilimlerinde Cenab-ı Hakk\’ın rahmet esintileri sağanak sağanak yağmaktadır. Şu günlerde bu zaman dilimlerinden "üç aylar"a kavuşmanın sevincini yaşıyoruz. Malum olduğu üzere halkımız arasında Arabi aylardan Recep, Şaban ve Ramazan aylarına "üç aylar" deniyor.
Ahiret ticaretinin yapıldığı kazançlı bir pazar durumunda olan üç aylar, yılda ancak bir defa açılır ve üç ay boyunca devam eder. İstifade edebilenlerin çok şey kazandığı bu pazarı kaçıranlar gelecek mevsimi beklemek zorundadır. Tabii ömürleri yeterse. Kimse yarına çıkmaya garanti veremediği gibi gelecek mevsime yetişmeyi de taahhüt edemez. Öyleyse yapılacak iş, bu mevsimi çok iyi değerlendirmek, bunun için de onu elimize geçen son fırsat olarak kabul etmek.
Üç aylar fırsat günleridir, çok bereketli bir kazanç mevsimidir. Böylesine bir koyup binler alabileceğimiz kazanç kuşağında kaybetmemek için bu günleri iyi değerlendirmeliyiz.
***
ÜÇ AYLARA HAZIR MISINIZ?

Bu günlerde müminler, birbirleri ile tebrikleşmeli, birbirlerini yemeklere çağırmalı, çocuklar sevindirilmeli, fakirlerin gönlü alınmalı, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları giderilmeli, anne-babanın, masum ihtiyarların duaları alınmalı, hasılı bu aylar daha canlı ve daha verimli yaşanmalıdır.
Bütün bu yapılanlar bir yarış havası içinde yapılırken ihlaslı yapmaya da azami dikkat gösterilmeli. Zira ihlasla yapılan küçük bir amel, ihlassız yapılan pek çok amelden üstündür. Bu sayede hem cemiyete huzur gelmiş, hem de manevi bir atmosfer meydana getirilerek, ilahi rahmetin celbine zemin hazırlanmış olur. Yapılan ibadetler, okunan Kur\’anlar, Cenab-ı Hakk\’a yükselen inilti ve ızdırap dolu dualar, akıtılan gözyaşları, yapılan tevbe, istiğfarlar yağmuru çeken bulutlar gibi ilahi rahmeti kendisine çeker.
İlahi rahmet, semamızı kapladığı zaman onu hayat kaynağı yağmurlar gibi lütuflar, ihsanlar, ikramlar ve hediyeler takip eder. Böylece gelen rahmet damlaları günahlarımızdan, gafletimizden dolayı kirlenen manevi hayatımızı da temizler.
Öyleyse daha ne duruyoruz. Haydi hep beraber, ilahi rahmet ve lütuflara hasret insanlar olarak başımızı okşayacak rahmet bulutlarının celbine ve onu takip edecek ilahi ihsanlara kendimizi hazırlayalım.
Bu bereketli günleri nasıl değerlendirelim?
1. Bol bol Kur\’ân-ı Kerim okuyalım.
2. Peygamber Efendimiz (sas)\’in şefaatini ümit ederek, O\’na salât ü selâmlar getirelim.
3. Kaza veya nafile namazlar kılalım.
4. Dünyaya gönderiliş amacımızı ve gidişatımızı düşünerek tefekkürde bulunalım.
5. İşlediğimiz günahlar için bu bereketli günlerin yüzü suyu hürmetine samimi ve gönlümüzden gele gele tevbe ve istiğfarda bulunalım.
6. Bir dua listesi oluşturarak sevdiğimiz insanlara bol bol dua edelim.
7. Geceleri değerlendirerek haftanın belirli günlerinde teheccüd namazı kılalım.
8. Bu günlerde Allah Resulü\’nün diğer günlere nazaran daha çok oruç tuttuğunu ve devamlı hayır yapma peşinde olduğunu görüyoruz. Biz de tutabildiğimiz kadar oruç tutmalı ve elimizdeki imkanlar nispetinde muhtaç olan insanlara maddi yardımlarda bulunarak onları sevindirmeliyiz.
Rahmetin sağanak sağanak yağdığı günler geliyor

REGAİB GECESİ

Regaib, "çokça rağbet edilen, kıymetli, değerli, ihsan" manalarına gelen Ragibe kelimesinin çoğuludur. Buna göre Regaib Gecesi denilince; "çok lütuf ve ihsan dolu, kıymetli ve değeri büyük, çok iyi değerlendirilmesi gereken gece" manası anlaşılır. Halk arasında üç aylar diye meşhur olan Recep, Şaban ve Ramazan aylarından Recep ayının ilk perşembeyi cumaya bağlayan gecesi olan Regaib Gecesi, aynı zamanda Ramazan ayının da ilk habercisi olma şerefini taşımaktadır. Rahmet kapılarının ardına kadar açık olduğu bu gece gaflet içinde geçirilmemeli, bir fırsat gecesi olarak değerlendirilip ona göre hareket edilmelidir.

RECEP AYI

Üç ayların ilki olan Recep, "tazim ve tekrim olunan ay" ve "hazırlanmak" manalarına gelmektedir. Peygamber Efendimiz (sas) bu aya ulaştıklarında "Allah\’ım! Receb\’i ve Şaban\’ı hakkımızda mübarek kıl ve bizi Ramazan\’a kavuştur" diyerek dua ederlerdi. Bu ay içinde aynı zamanda Mi\’rac, Berat ve Kadir Gecesi gibi mübarek zaman dilimlerinin de bir müjdecisi olan "Regaib" gecesi vardır. Regaib, pek çok ata ve ihsan" manasına gelen "Ragibe" kelimesinin çoğuludur. Bu gecede Cenab-ı Hak engin rahmetiyle tecelli edip sonsuz mağfiretiyle muamelede bulunduğu için geceye bu isim verilmiştir. Recep ayının 27. gecesi ise Mirac Kandili\’dir. Mirac, kelime manası itibarıyla "merdiven", "yükselecek yer", "en yüksek makam" manalarına gelmektedir. Bu gecede İnsanlığın İftihar Tablosu (sas) bir mucize olarak Mekke\’deki Mescid-i Haram\’dan Kudüs\’teki Mescid-i Aksa\’ya ve oradan da göklerin İlahi derinliklerine doğru pervaz edip ruhen ve bedenen Cenab-ı Hakk\’ın huzuruna çıkmıştır.

ŞABAN AYI

Üç ayların ikincisi olan Şaban, kelime manası itibarıyla "dağılan", "saçılan" manalarına gelmektedir. Bir rivayete göre Efendimiz (sas), Şaban ayında Ramazan için pek çok hayır dağıldığı için bu aya bu ismin verildiğini ifade etmektedir. Şaban ayı içerisinde Berat Kandili vardır. Berat kelimesi, "borçtan, isnat edilen suçtan, ruha azap veren sıkıntılardan kurtulmak" manalarına gelmektedir. Bu gecede Kur\’an-ı Kerim, Levh-i Mahfuz\’dan alınmış ve bir bütün halinde dünya semasına indirilmeye başlanmıştır. Bu sebeple bu gece hürmetine pek çok günah bağışlandığı için geceye Berat Gecesi denilmiştir. Yine bu ay içinde hicretin ikinci senesi Müslümanların kıblesi Mescid-i Aksa\’dan Kâbe\’ye çevrilmiştir.

RAMAZAN AYI

Üç ayların sonuncusu olan Ramazan ayı, on bir ayın sultanı ve ayların en faziletlisidir. Zira bu ayda Kur\’an nazil olmaya başlamış ve ay boyunca oruç tutmak farz kılınmıştır. Ramazan kelimesi "kızgın taş" manasına gelen "Ramid" kelimesinden türetilmiştir. Ramazan ayı çok sıcak ve hararetli bir zaman dilimine tevafuk ettiği için ona bu isim verilmiştir. Ayrıca nasıl ki kızgın taş etrafındakini yakıp yok ederse Ramazan da kulların günahlarını yakıp mahvettiği için bu aya bu ismin verildiğini söyleyenler de olmuştur. Bazıları ise Ramazan kelimesinin "yağan yağmur" manasına gelen "ramıd" kelimesinden türetildiğini ve nasıl ki yağmurun yağması neticesinde yeryüzünün temizlenmesi gibi Ramazan ayında da günahların temizlenmesi sebebiyle bu aya bu ismin verildiğini söylemişlerdir. Kur\’an\’ın indirilmeye başlandığı bu ay içinde Kur\’an-ı Kerim\’deki ifadesiyle bin aydan daha hayırlı olan "Kadir Gecesi" vardır. Bu gece Allah\’ın müminlere bahşettiği çok yüce bir ikramıdır. Ramazan\’ın her gecesinin dolu dolu geçirilmesi için bu gecenin zamanı gizlenmiştir. Ancak Kadir gecesinin Ramazan\’ın son on günü içinde olduğuna dair güçlü işaretler vardır.

Üç Aylar

Tebessüm çizgileri mevsime doğuyorum
Ve kasvet rüzgârları üç ayda esmeyecek
Kutsiyetin feyziyle kendimce yağıyorum
Hakikatsiz tazyikler alnımı kesmeyecek

Recep şaban ramazan,iklimin mefkuresi
Kâinatın irşadı ve ayların sultanı
Harikalar üfürür rahmetin yerküresi
Ümmet kemâle erip sertaç eder fermanı

Ömer Ekinci Micingirt

-----------------------------------------------------------------------------

Hicaz Mevsimi

Sevgili Peygamberimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurur: “Kim kendisini Beytullah’a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse o kimsenin Yahudi veya Hristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur!” [1]
Şu halde, bir Müslüman meşru bir mazereti yokken hacca gitmemezlik edemez, aksi halde sorumlu olur.
Hadis âlimleri “Yahudi veya Hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur!” ifadesini, “Yahudi veya Hıristiyan olur” şeklinde değil, hacca gitmeyenler, onlar kadar kötü duruma düşmüş olur ve bu şekilde ölen kimse dininin güzelliğini kaybetmiş olur, şeklinde açıklamışlardır. Haccı terk edenlerin Ehl-i Kitab’a benzetilmeleri, onların da kitaplarıyla amel etmemelerinden ileri gelir.
Bir müminin evinden ayrılıp, mübarek beldeleri hac veya umre için ziyaret etmesi, insanın Yaratıcısı\’na olan sevgisine işarettir. Müminin sevdiği her şeyini, vatanını, evini, ailesini, ana-babasını, kısacası onun için değer taşıyan her şeyi bir mukaddes gaye için terk edip, bu çileli ve zahmetli ama kudsi yolculuğa çıkabilmesi, ancak ondaki muhabbetullah duygusunu ifade eder.
Hz. Ömer (r.a) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: ‘’Ey insanlar! Sizin üzerinize, yolculuğa çıkılarak yapılan üç ibadet yazılmıştır: Sizin üzerinize hac ve umre yazılmıştır. Sizin üzerinize cihad yazılmıştır. Sizin üzerinize, kişinin, malını Allah yolunda harcamanın yollarını araması yazılmıştır. Özgürlüğüne kavuşmak istediği halde buna maddi gücü yetmediği için başkasından yardım isteyen köleye veya iffetini korumak için evlenmek istediği halde mehir verecek durumu olmayan kişiye yardımcı olmak için seferber olmak bu kapsamdadır. Nefsimi kudret elinde tutan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Allah yolunda nefsim ve malımla bu işlerden birini yapmak isterken ölmem, bana yatağımda ölmekten daha sevimlidir. Bu uğurda ölmenin şehitlik (mertebesinde bir ölüm) olduğunu söylemiş olsaydım, bunun şehitlik (mertebesine çıkaran bir ölüm) olduğunu düşündüğüm için söylerdim.”[2]
Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur: “Kim Allah yolunda hac, umre ve gaza için çıkar da bu uğurda can verirse Allahu Teâlâ o kişiye kıyamete kadar gaza, hac ve umre yapmış sevabı verir.”(kalpehli)

Hicâz Mevsimi 

Bu gün takvimlerden Hicaz mevsimi 
İçim alev alev gözlerim yosun 
Randevu yaklaştı bekliyor gemi 
Hadsiz bir koku var almıyor musun 

Mukaddes uygarlık büyülü durak 
Sevinç coşkunluğum çöktü yine bak 
Hak ferman eylemiş başkayı bırak 
Muhabbet serpilmiş solmuyor musun 

Yolun dilencisi ölesiye ben 
Mübârek beldeye gel der var eden 
Ümit bavullayıp kavuşsak tezden 
Mahşeri temsilde olmuyor musun 

Turnalar göçerken gülü heceler 
Gül yoksa gün öksüz doğmaz geceler 
İsmini andıkça ruhum yucelir 
Cennet bahçesini kılmıyor musun 

Bu hayat bir oyun, oku âyeti 
Gün o gün aşk o aşk aşk İbadeti 
İbrahim dedemin son emâneti 
Mukaddes mekânı bilmiyor musun 

Ulvi sabırsızlık yolculuk başlar 
Türk Kürt Çerkez Acem Arap Habeşler 
Bir araya gelir cümle kardeşler 
Kâbe\’ye yüz sürüp kalmıyor musun 

Sırat-ı müstakim ahval-i beşer 
Nihayetsiz sofra âdeti îşâr 
Diriliş şehâdet hayra döner şer 
Maddeperestliği çelmiyor musun 

Mekkem ve Medinem hikmet hâlesi 
Halka halka yanan vecd meş’alesi 
Ümmetin kurtuluş mücadelesi 
Zafer nağmeleri çalmıyor musun 

Mihrap minber tekbir yârim orada 
Çokluğum yokluğum varım orada 
Hasretim gurbetim zârım orada 
Aşkın deryasına dalmıyor musun 

Sıddıklar diyârı ne büyük yarış 
Sırat-ı müstakim imâna varış 
Bin yıllık bereket secde yakarış 
Sonsuz dirilişe ölmüyor musun 

Lebbeyk Allah Lebbeyk meşher gülleri 
Hüznün yolculuğu cezbe hâlleri 
Hükmüne sunalım arzuhâlleri 
Ölüm uyanmadan gelmiyor musun

Ömer Ekinci Micingirt

-------------------------------------------------------------------


Bayrak Size Ne İfâde Eder

Bayrak bir milletin varliginin ve bagimsizliginin sembolü, tarihinin hatirasidir. Degeri; pamuk, atlas ve ipekten yapilmasina bagli olmayip, temsil ettigi milletin kiymeti ile ölçülür. Devletin hakimiyetini, bagimsizligini ve serefini temsil ettigi için bayraga saygi gösterilir. Çok eski zamanlarda kurulan devletler ve kavimler, bayrak veya bayraga benzeyen semboller kullandilar. Islam tarihinde ise hicretin birinci yilindan itibaren bayrak kullanilmaya baslandi. 

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hicretin birinci senesinde Sam\’dan dönmekte olan Kureys kervanina karsi gönderdigi hazret-i Hamza komutasindaki otuz kisilik kuvvete bayrak seklindeki sembolü ilk defa kendi elleriyle bir mizragin ucuna beyaz bir bez baglayarak askerlerden Ebü Mersed\’in eline verdi. Liva-ül-Beyda ismiyle anilan bu bayrak, Hayber gazasina kadar kullanildi. Hayber\’den sonra Raye denilen siyah bir bayrak kullanildi. Dört halîfe devri, Emevîler, Abbasîler, Endülüs Emevîleri zamanlarinda da çesitli renk ve sekilde bayraklar kullanildi.
Türklerin ilk kullandiklari bayragin rengi ve sekli hakkinda kesin bir malumat yoktur. Ancak Orta Asya tarihi hakkindaki bilgilere dayanarak Islamiyet\’ten önceki Türklerde Tug adi verilen bayrak veya sembollerin kullanildigi bir gerçektir. Siyahtan kirmiziya kadar; mavi, sari, yesit, beyaz gibi çesitli renklerde semboller kullanmis olan eski Türkler, bir mizragin ucuna bagladiklari, umumiyetle ipekten yapilmis bu alametlere batrak, badruk, bayrak gibi isimler verdiler. Dokuzuncu asirdan Itibaren kitleler halinde müslümanligi kabul eden Türkler de çesitli bayraklar kullandilar. Bu bayraktaki en büyük özellik, Islamî motif ve unsurlarin ön plana geçmesiyle birlikte, millî motif ve sembollere de yer verilmesi idi.
Ilk müslüman Türk devletlerinden olan Gaznelilerin bayraklarinda, yesil zemin üzerinde beyaz hilal ve kus resimleri vardi. 

Karahanlilarin bayraklarinda al renk üzerinde dokuz tug resmi bulunuyordu. Diger müslüman Türk devletleri de çesitli renk ve sekilde bayraklar kullandilar. Büyük Selçuklu Devleti\’nin ilk yillarinda mavi zemin üstüne beyaz çift kartal sembolü ve siyah çizgili gerilmis yay ve ok resimleri varken, daha sonra siyah renkli bayrak kullandilar. Bu bayrak Anadolu Selçuklulari tarafindan da benimsenmisti. Selçuklularda hanedan rengi olarak kabul edilen al renkti bayraklar da vardi. Haçli seferlerine kahramanca gögüs geren Selahaddîn-I Eyyübî\’nin bayragi san renkli olup, üzerinde hilal bulunuyordu. Bu sekil hem bu devletin bayragi, hem de Avrupalilar tarafindan Islamiyetin sembolü olarak kabul edilmistir.
Osmanlilar zamaninda da çesitli renk ve sekillerde bayraklar kullanildi. Osmanlilarda bayrak; padisahi, dolayisiyle devleti temsil ederdi. Zira padisah, devleti temsil etmekteydi Padisah bayrak ve sancaklarim, Emîr-i Alem denilen pasa Ile bunun maiyyetindeki saltanat sancaklanyla mehterhane takimim ihtiva eden bölükler tasirdi. Ayrica her ocagin, her birligin hatta her ortanin (taburun) ayri sancagi vardi. Sancaklar da çesitli renklerde kullanilmistir. Yesil ve kirmizi renklerin hakim oldugu bayrak ve sancaklarda, Osmanogullarinin hanedan rengi kirmizi daha dogrusu al idi. Al renk, dogrudan dogruya Osmanogullarini Isaret ederdi. Sultanlar yani padisah kizlari bile beyaz renkte degil al renkte gelinlik giyerlerdi. Padisahin yorgani, çarsafi, yastigi al renkteydi. 

Al renk esasinda Selçuklularda da hanedan rengi olarak kabul ediliyordu. Osmanogullari, Selçukogullarinin mesru varisleri olarak bu rengi devralmislardir. Bu husus al renge tamamen bir millî karakter vermistir ki, bugün de devam etmektedir. Selçuklular da bu rengi selefleri olan Karahanlilardan almislardi. Kirmiziyi süsleyen ayin mensei ise destanlar dönemine kadar dayanir. Yildiz ise daha sonraki devirlerde konulmustur. Osmanlilarin ilk bayragi, Anadolu Selçuklu hükümdari Giyaseddîn Mes\’üd tarafindan Osman Bey\’e gönderilen hediyeler arasindaki beyaz renkli bayrak idi. On dördüncü asirdan itibaren çesitli renk ve sekilde bayraklar kullanildi.

Kamüs-ül-a\’lam\’da bildirildigine göre, Osmanli sancaginin rengini ve (bugünkü ayyildizli Türk bayraginin) seklini tayin eden, sultan birinci Murad ve Yildirim Bayezîd Handevirlerinde yasayan Tîmürtas Pasa\’dir. Bu asirda Osmanli donanmasinda ve azap Kit\’alarinda kirmizi; yeniçeri kit\’alarinda beyaz bayraklar kullanildigi, Fatih Sultan Mehmed Han\’ in muasiri olan tarihçi Türsün Bey\’in ifadelerinden anlasilmaktadir. On besinci asirda Osmanlilarin kirmizi bayraklar kullandiklari, Asikpasazade\’nin Alasehir\’de dokunan bir nevî al kumastan bayrak ve hil\’at yapildigi hakkindaki kaydinda yer almaktadir. Muhtelif kaynaklarin incelenmesinden anlasildigina göre, Osmanlilar kurulustan Itibaren diger islam ve Türk devletlerinde oldugu gibi, çesitli bayraklar kullandilar. On besinci asirda padisaha aid sancaklardan baska çesitli askerî birliklere ve büyük devlet adamlarina, beylerbeyi, sancakbeyi, donanma kumandani ve reisleriyle azap ocaklari na ve ticaret gemilerine mahsus türlü renklerde bayrak ve sancaklar vardi.
Bu bayraklarin ve sancaklarin üzerinde muhtelif sekil ve yazilar bulunurdu. Yeniçeri ocaginin muhtelif ortalarinin (tabur) kendileri ne mahsus nisanlari vardi. Kislalarin kapilarina asilan ortalarin bayraklarina bu alametler naksedilirdi. Bu asirda yeniçerilere ak, sipahîlere kirmizi, silahdar bölügüne san, orta ve asagi bölüklere alaca renkli olarak verilen bayraklar bu birliklere verilen sancak mahiyetinde idi. Çünkü Osman Gazi\’den Itibaren Kanunî devri de dahil olmak üzere padisahlara mahsus olan bayrak beyaz renkli idi. Yavuz Sultan Selîm Han\’in Çaldiran ve Misir seferlerinde, otaginin önüne hakimiyet alameti olan beyaz ve kirmizi renkli bayraklar dikilmisdi. Ayrica Yavuz Sultan Selim Han zamaninda, bugün Topkapi Sarayi mukaddes emanetler dairesinde bulunan, Peygamber efendimize satlallahü aleyhi ve sellem aid olan Sancak-i serîf Osmanlilara geçti. Çok büyük hürmet ve ihtimam gösterilerek asirlardir muhafaza edilen Sancak-i serif kilif içinde bulundurulur, asla açilmazdi. Sefer-i hümayunlarda padisahlar beraberlerinde götürürlerdi.

Halifelik alametlerinden biri olan Sancak-i serif, devleti son derece tehdîd eden hallerde ve isyanlarda padisahin emriyle çikarilir, millet, asilere karsi Sancak-i serifin altinda toplanmaya çagrilirdi. Bu suretle millet birlik içinde hareket ederek isyani bastirirdi. Yavuz Sultan Selim zamaninda Çaldiran seferinde ilk defa olarak kullanilan yesil renkli bayrak, bu devirden sonra da hemen her zaman sik sik kutlanilmistir. Osmanlilarin, hilafeti de haiz olduklarini göstermek ve Peygamber efendimizin mesru halefleri olduklarini belli etmek için kullandiklari yesil renkli sancak, Barbaros Hayreddîn Pasa ve Utuç Ali Reis\’in donanmalarinda da kullanildi. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mensüb oldugu Hasimîlere aid olan yesil renkli sancak, sultan birinci Mahmüd Han devrinde donanmanin bayragi kabul edildi.
Kanunî Sultan Süleyman Han devrinde de beyaz, alaca, kirmizi ve san bayraklara siyah ve yesil renkliler de ilave edildi. Dogrudan dogruya padisahin hassa kuvvetini teskil eden kapikulu ocaklarinin tasidiklari bayraklar, umumiyetle saltanat sancaklari sayilirdi. Macaristan seferine çikan ve orduya kumandan tayin edilen sadrazam Ibrahim Pasa\’ ya; beyaz, yesil ve sari renkte üç sancakla iki kirmizi, iki de alaca bayrak verilmesi bu hususu isbat etmektedir. Toprakli süvarinin yukansi yesil, asagisi kirmizi renkte olmak üzere iki renkli bayragi vardi.
Osmanli ordusunda oldugu gibi, donanmasinda da türlü renk ve sekillerde bayraklar kullanildi. On besinci asirda genellikle kirmizi renkli bayraklar kullanildigi halde on altinci asirda kumandana mahsus bayragin yesil, derya beylerinin ise beyaz, kirmizi, sari, sarikirmizi, ufkî çizgili alaca bayraklar kullandiklari görülmektedir. Bu asirda ticaret gemilerinin beyaz bayraklar tasidiklari da bazi kaynaklardan anlasilmaktadir. Daha sonraki asirlarda da kapdan pasalara mahsus olan bayrak yesil idi. Gemi sancaklarinda en ziyade kirmizi (al) renk kullanilmakla beraber, yesil bayraklar da çöktü. Bunlarin kimlere aid oldugu üzerlerindeki sekillerden anlasilirdi. Sultan birinci Mahmüd Han devrinden sonra donanmada daha çok yesil sancaklar kullanilmaya baslandi. Kalyonlarin kiç sancaklari yesil oldugu gibi, amirallere mahsus forslar da yesil zemin üzerinde zülfikar ve hilal sekillerini ihtiva ederdi. Sultan üçüncü Selîm Han zamaninda ordu ve donanmada yapilan yeni düzenlemeler esnasinda bayraklar üzerindeki hilal sekline, sekiz köseli yildiz ilave edildi.

Bayrak mes\’elesinin muayyen esaslara baglandigi bu devirde, büyük gemilerin muhtelif direklerine çekilecek bayraklar tesbit edildi. Padisaha mahsus gemiye (taht gemisi) çekilecek kirmizi sancagin üstünde sultan üçüncü Selim Han\’in tugrasi vardi. Ticaret gemilerinin tasidigi bayraklarin renk ve sekillerinin tesbit edildigi bu dönemde, Cezayir beylerbey inin, üst kösesinde beyaz renkte sarikli bir insan basi bulunan kirmizi bayragi vardi. Bu dönemde kumandan forslari yesit olup, beylerbeylige aid ticaret gemilerinin bayragi; yesil, beyaz, kirmizi üç ufkî parçadan meydana gelmisdi. Tunus ve Cezayir ticaret gemileri ortasi yesil olmak üzere iki mavi, iki kirmizi, bes ufkî parçadan meydana gelen bayraklar tasiyordu, Trablus beylerbeyi île istanbul limanina mahsus sancak, üç hilalli olup yesildi. Sultan üçüncü Selîm Han devrinde kurulan Nizam-i cedîd ordusu kit\’alari için ihdas edilen, ortasina sari. sirma ile bir hilal, yahut ortadaki hilalden baska dört kösesine de hilaller islenmis kirmizi veya fes rengi bayraklar kullanildi.

Sultan ikinci Mahmod Han zamaninda da bayrak sekilleri hemen hemen ayniyle devam etti. Ancak bu devirde kalelere ve hükümet binalarina ayyildizli al sancak çekildigi görülmektedir. Yeniçeri ocaginin kaldirîlmasi üzerine bunlara aid hususî bayraklarin kullanilmasina son verildi. Yeniçeriler arasinda çok yayilmis olan yeniçeriligi ve bektasiligi hatirlatan bir takim kelimelerle birlikte bayrak kelimesinin kullanilmasi da yasak edildi. Bunun yerine sancak kelimesinin kullanilmasi için her tarafa emirler verildi.
Yeniçerilerin son zamanlarinda daha ziyade kirmizi renkte, üzerinde beyaz bir pençe, bir zülfikar ve bir daire sekli bulunan çatal uçlu bayraktar kullanildi.

Sultan ikinci Mahmüd Han tarafindan kurulan Asakir-i Mansüre-i Muhammediyye\’ye mahsus olarak üzerinde kelime-i sehadet veya fetih ayetleri bulunan siyah bayraklar yapildi. Siyah rengin tercihi Peygamber efendimizin Ukab adli meshur siyah sancaginin rengini taklid etmek maksadiyladir.
Ikinci mesrutiyetin îlanina kadar orduda üzerinde ayetler yazili ve hükümdarlarin ortasi tugrali armalarini tasiyan sirma saçakli çesitli alay sancaktan kullanildi ve ondan sonra da bu adet devam etti. Bu sancaklarin rengi umumiyetle kirmizi idi. Kirmizi zemin üzerine hilal ve yildiz bulunan bayrak, Osmanlilarda Ilk defa 1793\’de devletin resmî bayragi olarak kabul edildi. Ancak bu bayraktaki yildiz, sekiz köseli idi. Bu bayrak Osmanli Devleti\’nin resmi ve umumî sembolü olarak kullanildi Sultan birinci Abdülmecîd Han zamaninda 1842\’de yildizin bes köseli olmasi kararlastirildi ve Osmanli bayraginin sekli kesinlesti. Bu devirde padisaha aid tugrali sancaktan baska hükümdarin gemileri ziyaretinde kullanilan, ortasinda günes ve dört kösesinde de sualar bulunan bir sancak daha vardi. Kapdan pasaya mahsus sancakta; bir hilal ile sekiz köseli yildiz mevcutlu. Osmanli hakimiyetinde bulunan, Tunus, Eflak, Bogdan beyleri île Sirp prensliginin özet bayraklarinda, Osmanli bayraginin kirmizi rengiyle birlikte mavi, beyaz, san gibi mahallî renkler de kullanilirdi. Tunus beyinin sancaginin, ortasinda kirmizi zemin üzerindeki bir beyaz daire içinde kirmizi hilal ve yildiz sekli mevcuddu. Sirp, Eflak ve Bogdan beylerbeyleriyle Sisam adasina aid hususî bayraklarin üst köselerinde, Osmanli hakimiyetinin sembolü olmak üzere, kirmizi zemin üzerinde beyaz üç yildiz bulunan sari Eflak bayragi Ile mavi Bogdan bayraginda, birincisinde çifte kartal, ikincisinde de bir öküz baci mevcuddu.
Sultan Abdülazîz Han zamanindan baslayarak, padisahlara mahsus kirmizi renkli bayraklarin ortasindaki tugralarin beyaz renkte sekiz suali bir günes içinde alinmasi adet oldu. Sonradan bu bayragin rengi visne çürügü olarak degistirildi ve saltanat sancagi kabul edilen bu bayrak, saltanatin kaldinîmasina kadar devam etti.

Sultan ikinci Abdülhamîd Han zamaninda Cuma namazi münasebetiyle yapilan selamlik resminde hilafete mahsus bir bayrak kullanilirdi. Bu, kirmizi atlas zemin üzerine etrafi beyaz kitapdan ile islenmis dört köse bir çerçeve içinde; bir tarafinda Fetih süresi, diger tarafta ise günes resmi bulunan sirma saçakli ve ucu hilalli bir sancakli.


Al Teberrük 


Sana sevdalıdır gerçek âşıklar 
Vuslat orduları ismini anar 
Yıldız hilâl güneş yer gök ışıklar 
Sana mecnûn olmuş seninle yanar 

Aşkım sen toprağa girinceye dek 
Sen al teberrüksün mâziden kalan 
Yüce zirvelere es gerilerek 
Dalgalan dalgalan sen hep dalgalan

Ömer Ekinci Micingirt

1922\’de Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafindan saltanatin kaldirilarak, hilafet makami ihdas edilmesi üzerine halîfeye mahsus olarak, yesil zemin ortasinda sekiz suali beyaz bir günes içindeki kirmizi zeminde beyaz ay yildizi ihtiva eden bir sancak kabul edildi ve saltanata mahsus bayrak kaldirildi. Lakin daha önceki millî bayrak muhafaza edildi. Cumhuriyet idaresinin kurulmasindan ve halifeligin kaldirilmasindan sonra 25 Tesrin-i Evvel 1925\’de bir sancak talimatnamesi çikari larak, harb ve ticaret gemileri hakkinda muayyen esaslar kabul olundu. Bu talimatname millî bayragin seklini tesbit etmekle beraber, daha ziyade donanmanin ihtiyaçlarina göre yapildigindan, az çok hususî bir mahiyet arz ediyordu Bunun üzerine 29 Mayis 1936 tarih ve 2994 sayili kanunla Türk bayraginin sekli ve ölçüleri kesin bir sekilde tesbit edildi. 28 Temmuz 1937 tarih ve 2/7175 sayili kararnameye ilisik 45 maddelik bir tüzük (Türk bayragi nizamnamesi) ile de Türk bayraginin kullanilisi nizam altina alindi.

Osmanlilar döneminde, devleti, hanedani, milletin hükümranligim temsil eden bayrak kesin olarak kutsal sayilirdi. Yere düsürmemek, düsmana birakmamak, manevi haysiyetine dokunacak bir duruma sokmamak için ölüm dahil her türlü fedakarlik göze alinirdi. Bayrak ve sancagina hakaret ettirmek en büyük milli serefsizlik olarak kabul edilirdi. Bayraga hakaret, padisaha hakaret suçu ile ayni derecede tutulurdu. Bayragin kutsalligi muharebe meydaninda en yüksek mertebesini bulur, bayragi düsürmemek için nice vezirlerin en küçük bir tereddüd göstermeden sehîdligi göze aldiklari ve ard arda sehîd olduklari görülürdü. Zîra bayragin düsmesi hezîmete ugrama ve maglüb olma alameti idi. Bu günde bu mubarek milletin olmazzsa olmaz değerlerindendir ve ilalebet sürecektir inşallah...Saygılarımla...


Bayrak 


Rengârenk tüllenir muhteşem rengi 
Ölümsüz diyârdan benim bayrağım 
Kurcala tarihi var mıdır dengi 
Ölçülmez ayardan benim bayrağım 

Dalgalan cihânda aşkla sonsuzun 
Şeref ver göndere ey nâzlı hüzün 
Es deli rüzgâr es gece gündüzün 
Güç yetmez değerden benim bayrağım 

Rengine gizlidir tarihim şanım 
Şerefim şöhretim onur vicdanım 
Göklerde hilâlim şehitte kanım 
Dokusu ak nurdan benim bayrağım 

Ney’im bestem güftem destanım sazım 
Sen gönül gözümsün sen alınyazım 
Sevgilim göz nurum duâm niyâzım 
Efsunlu şiirden benim bayrağım 

Ve selam dururum her sabah erken 
Dövüşe barışa Hakk’a giderken 
Büyüsü mest eder mest, seyrederken 
Ahengi O Yâr’dan benin bayrağım 

Mecnun’un sevdası, Leyla’nın eli 
Zümrütten bir sera bildim bileli 
Şan ile dopdolu aşk işlemeli 
Mâzisi tekbirden benim bayrağım 

Atlastan hilali mâna çok derin 
Hüzünle çağlayan şevki gönderin 
Bize bahşettiği lütfu kaderin 
Pek yükü ağırdan benim bayrağım 

Köroğlu’ya destan sen Emrah’a saz 
Gönüllere ziyâ aşka düşen söz 
Kimsesize kimse tarihe önsöz 
Vazgeçilmez serden benim bayrağım 

İklime musiki fecire güneş 
Bitmeyen bir soluk ebedi yoldaş 
Hep onu düşündüm sevinç matem eş 
Cepkensiz siperden benim bayrağım 

Hep yeri zirveler tarihe sorun 
Ölürsem dostlarım sımsıkı sarın 
Bezeyin bayrakla huzura verin 
Masmavi diyârdan benim bayrağım 

Sen kûtsi bir beyân milli rûh ya da 
Müjdesi izi var bütün dünyada 
Ölür dirilirim çiğnetmem yad’a 
Vâdedilen yerden benim bayrağım 

O hep gülizardır mefkûre sağar 
Onda huzur bulur ürüyen zağar 
Vuslatı müjdeler yeniden doğar 
Alemi tek “bir”den benim bayrağım 

Dibinde uyanmak ne büyük mâna 
Edirne’den Kars’a Sinop’tan Van’a 
Sonsuzluk türküsü sunar cihâna 
Meşâlesi sırdan benim bayrağım 

Sen ulvi hatıra dâvam hârımsın 
Kardeşim sırdaşım kutlu yârimsin 
Çehresi efsûnlu sitemkârımsın 
Ulubat’lı surdan benim bayrağım 

Al bayrak görürsen dur gölgesinde 
Cennete yolculuk var gölgesinde 
Micingirt ruhunu ser gölgesinde 
Firdevs’i şehirden benim bayrağım 

Ömer Ekinci Micingirt



--------------------------------------------------

Cumamız Mübârek Olâ

Cuma diriliş duâ destek nefse taarruz tekbir varoluş bağlılık samimiyettir. Cuma gözyaşıdır sevinçtir bayramdır yakarıştır, tefekkür zikir kamet rükû ve secdedir. Nefse karşı dik O’na karşı eğilmektir .Cuma dosta vav düşmana elif gibi dik olmak… Cuma yâr ile hasbıhâl, mübârek gün ve mübârek bir iletişimdir. İletişiminiz mübârek ola.Cumalarımızı hikmet gözyaşıyla ve her hareketimizi mümin gözlüğüyle bakıp görüp; tevhid istikâmetinde vatanımızda birlik kardeşlik bilinciyle yürümeyi dileyerek diyorum ki;

Cumanız mübarek olsun MHP olsun ki, yürekler atsın Allah Allah diye. Cumanız mübarek olsun CHP olsun ki, aşk-ı Muhammed gönüllere azık olsun. Cumanız mübârek olsun AKP olsun ki, paramparça bu ümmet; kardeşlik bilinciyle kaynatılmış, tevhid temeli üzerine kurulmuş, çatısı Kuran, ziyneti sünnet olan bir kaleye dönüşsün!

Cuman mübarek olsun Türkiye huzur yüzlere yansısın ve âdem kardeşliği haykırsın karanlık yüzlere. Cumanız mübarek ola Ozan Arif, Sezai Karakoç, Orhan Gencebay, Cumanız mübarek ola İbo,Şivan.

Cumanız mübarek ola Bahçeli Erdoğan Kılıçtaroğlu. Cumanız mübarek ola Türkler Kürtler Lazlar sünniler aleviler ve tüm renkler… Cumanız bayram, bayramınız mübarek ola Çanakkale’nin yiğit torunları. Cumanız mübarek olsun bağımsızlığı karakter edinen dava insanları...
Cumanız mübarek olsun derin güçler, şerleriniz hayra, pişmanlıklarınız hüzünlere, hüzünler dönüşsün sevince. Rabbim yaralarımızı sarsın Raûf adıyla! Cumamız mübarek ola TÜRKİYE birlik,beraberlik kardeşlik içinde. Cumanız mübarek olsun millet
kalbimizdeki marazları gidersin Şafi namıyla inşallah AMİN!..

Gelince Cuma 

Efkâr bulutlanır derin uykuma 
Seher vâkti sessiz nefsi çekerken 
Kalbim cilâlanır gelince cuma 
Tevhîd kuşanırım dize çökerken 

Duyurmak gayretim cilâyı pası 
Hicret hisleriyle safın arkası 
Ve Hakk’ın rızası Veysi’n hırkası 
Zihni kamçılarım her sabah erken 

Her sabah diyorsam beklenen şafak 
Ulvi fırtınalar büyük ittifak 
İttifak istiyor artık bu toprak 
Cuma yaklaşmıştı sözü açarken

Ömer Ekinci Micingirt

Cuma 

Bu gün yine cuma aşk perde perde 
Yâr ile hasbıhâl daha ne cuma 
Liyâkat bestesi secdede serde 
Ne büyük vasıta şahane Cuma 

Aşk arşa ulaşır salâlın sesi 
Bilal’dan teberrük notası esi 
Ebedi huzur der her bir zerresi 
Şefkatli ölçülmez yâr ana cuma 

Geçici değildir ebedi aşklar 
Yakarış cumada idrâkle başlar 
Hakkın kapısına dökülür yaşlar 
Veremem yaşımı cihâna cuma 

Cuma hakikatte İki hecedir 
Hayrettir seyirdir çokça yücedir 
İstikamet dâva örtü gecedir 
Nâz niyâz mektuptur yârene Cuma 

Cumada tebessüm ek barış bitsin 
Vefasız dünyanın dertleri gitsin 
Sen gayret etmezsen cuma ne etsin 
Füsûnlu tek zaman, yegâne cuma 

Islat gözyaşınla vakit solmasın 
Bilince vuslatsız aşklar dolmasın 
Gel secde edelim iblis gülmesin 
Mevla’yla hasbıhâl bahane cuma 

Micingirt mücrim ben aciz biçare 
Cumasız dimağa, bulunmaz çare 
Duaya bürünüp yalvarsak yâre 
Canları götürür cânâna cuma

Ömer Ekinci Micingirt

Cumayı 

Talihtir cumanın fideliği 
saf çöken kahramanlara 
cumayı anlatabilmek 
secde serinliğini 
cennetin diğer adını 

Gürül gürül parlaklığı 
hüznün secdelerini 
secde serinliğini duâlı öpücüklerle 
bronzdan tılsımları cumayı anlatabilmek 
cennetin diğer adını 

Cumayı anlatabilmek 
Küfrün ustalarına ağız dolusu 
rikkatle göz göze 
cennetin diğer adını… 

21.02.14 bursa

Ömer Ekinci Micingirt

--------------------------------------------------------------------

Kutlu Doğum Ve Birlik

Peygamber (S.A.V.)’in dünyaya teşrifleri münasebetiyle 1989 yılından buyana KUTLU DOĞUM HAFTASI adı altında ülkemizin her köşesi ve her ülkede Peygamberimiz ihya edilmeye gayret gösterilmektedir.

Peygamberimizi sav sadece Camilerde değil, her mekânda onun şanına yakışan bir şekilde anmak ve anlamaya çalışmaktır kutlu doğum.

Etrafımızda gelişen olaylara bir göz atacak olursak, bir taraftan Allah (CC)’ın kardeş olduğunu bildirdiği Mü’minler, insaf, merhamet ve acıma duygularını bir tarafa bırakarak bir birlerine önemli ölçüde kin, nefret ve haset duyguları ile bakmakta, çeşitli bahane ve sebeplerle bir birlerini öldürmektedirler. 
Yüce kitabımızda bir kimsenin haksız yere öldürülmesi tüm insanlığın öldürülmesi ve bir birimizi sevmedikçe de gerçek Mü’min olamayacağımızı” bildirmiştir. 
Peygamberimiz (S.A.V.)’in Mü’minlere İlahi fermanı şudur; “Bir birlerinize kin ve nefret beslemeyin, haset etmeyin. Kardeş olun. Kusur araştırmayın arkadan çekiştirmeyin.”

Şöyle ki yüce dinimiz İslam, toplumun huzurunu bozacak, kardeşlik duygularını zedeleyecek davranış ve uygulamalardan şiddetle kaçınmamızı emretmiştir. Müslümanların bir birlerinin kusurlarını araştırmasını, bir birlerinin gıybetinin yapılması neticesini ölü kardeşinin etini yemek gibi olacağı korkunç manzarayı vurgulamıştır.

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah\’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurat Suresi 49/12)
Ayrıca toplumun ahlakını bozacak kötü çığır açanları da, hem kendi günahlarıyla baş başa bırakacaklarını hem de kıyamete kadar o yoldan gideceklerinde günahlarına ortak olacaklarını bildirmiştir. Sonuç olarak bu tip insanların gerçek müflis olduklarını vurgulamıştır. Çünkü bunların birikimleri kul hukukunu ödeyemeyeceği için hakkını gasp ettikleri kişilerin günahlarını da çekeceklerdir. Peygamberimiz (S.A.V.); Komşusunun kendisine kötülük edeceği endişesinden kurtulamadığı kimsenin geçek iman etmiş sayılamayacağını bildirmiştir. 

Yine Peygamberimiz (S.A.V.); Müslüman öldüğünde en yakın komşularından 3 hane halkı iyiliğine şahitlik ederse, Cenab-ı Hak “Kullarımın şahitliğini kabul ettim, kendi bildiklerimi de bağışladım” buyurmuşlardır.
Birlikte yaşama ahlakı ve onun kurallarına uymak gerçek Mü’min ve Medeni insanın işidir.Birlikte yaşama ahlakı açısından Peygamberimiz (S.A.V.)“Mü’min Başkalarıyla hoş geçinir, başkasıyla hoş geçinmeyen kimsede hayır yoktur” diyerek Mü’min i ne güzel tarif etmiştir.
Güzel Ahlakı tamamlamak, güzellikleri yaymak için gönderilen güzeller güzeli Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.)’in dünyaya teşriflerinin Yılı olan 2016 yılı Kutlu Doğum ülkemize ve insanlığa hayırlara vesile olmasını yüce Allah’tan niyaz ediyor Kâinatın Efendisine yazdığım bir şiirimle saygılar sunuyoruım.

Kâinatın Efendisine

Hatemü’l-Enbiyâ Efendimizin (a.s.m.) ölümünden sonra 
âlemi islamın ağız tatı bozulmuştur... 
Allah cc sünnetinden ve şefaatinden mahrum kılmasın inşAllah

Gittikten Sonra

Senden uzak kaldı Veysin çölleri 
Sahra çoban oldu gittikten sonra 
Vâiz! Tez anlat tez, gayri hâlleri 
Bize bir hâl oldu gittikten sonra 

Huşû duyulmuyor, aşk sana muhtaç 
Tekrar gel ne olur, kucağını aç 
Secdeden secdeye ağlaşır mirac 
Dağ taş Bilâl oldu, gittikten sonra 


Her şeyde başkalık, gül dalında kan, 
Sensizlik içinde mâna ve zaman 
O günü özlüyor işte şu meydan 
Zaman ihlâl oldu, gittikten sonra 

Seni hissedenler sessiz gülizâr 
Sana söyleyecek sanki yüzüm var 
Ey ebedî güzel ikliminde yâr 
Hâl kıyl-ü kâl oldu, gittikten sonra 

Zihinler bulanık, ifade boğuk 
Mısralar sancı ye’s, heceler eğik 
El açıp koşsam da soluklar soğuk 
Duygu, aşk çöl oldu, gittikten sonra 

Zevk sefa dâhilden göz kırpar heyhât! 
Raks eder sokaklar iffete inat 
Yangına müptela sensiz her hayat 
Edep pâyimal oldu, gittikten sonra 

Ümmet olabilmek âdemin şanı 
Kölelik zapt etti bütün cihanı 
Kulluğu kirlettti nefs-i zebânı 
Kul kula kul oldu, gittikten sonra 

Muâsır medenî hep diri diri 
Tabuta devrettik, mihrab tekbiri 
İhlâsta cüceyiz, isyanda iri 
Sekerât bol oldu, gittikten sonra 

Faran yamaçları sabâ bezenmiş 
Yer göğe kasveti terk edip sinmiş 
Dağın uğultusu vadiye inmiş 
Dünya sefil oldu, gittikten sonra 

Cehâlet düzine belâdan belâ 
Çılgınlık taptaze her yer Kerbelâ 
Paslanmış düşünce sürüyor hâlâ 
Kaç ihtilâl oldu, gittikten sonra 

Efendim gül yüzlüm hep hayâl kurdum 
Bütün benliğimle coştum yalvardım 
Yılları yıllara ekleyip durdum 
Yok, meçhul oldu, gittikten sonra 

Şu renksiz vakitler hep seni arar 
Ürperten dehşetli sahneler kalkar 
Gazze’de Keşmir’de kan gözyaşı var 
İdamlık yol oldu, gittikten sonra 

Göçmen kuşlar gibi sıralanırım 
Aklıma düşünce paralanırım 
Hüznünü duyunca yaralanırım 
Gözyaşı zül oldu, gittikten sonra 

Senli tepelerde aradığım kent 
Sensizlik ötesi bir acı kement 
Bir kerecik daha n’olur teşrif et 
Yol izmihlâl oldu, gittikten sonra 

Derin bir tahayyül meftunu yakar 
Seni anlatamam acizim ben yâr 
Hoş yürek sesleri belki de efkâr, 
Ney hasbihal oldu gittikten sonra 

Sen Nebîyyi Mürsel sen hep yaşarsın 
Mekke’de Uhud’ta, Sîna’da varsın 
Revâhanın hüznü beni de sarsın 
Hissiyat lal oldu gittikten sonra 

İki ayrı âlem ve ben çileli, 
Fecri vuslât sardı seni bileli, 
Dirilten bahar yok vâkit hileli, 
Sükût bülbül oldu gittikten sonra 

İdrâk kemâl bulur seni överek 
Senli vâhalarda can can diyerek, 
Bana gülüm gerek bana sen gerek. 
Aşk arzuhâl oldu, gittikten sonra...

Ömer Ekinci Micingirt


--------------------------------------------------------------------

Biz Kimiz

Her defasında kalemime enâniyet ve asabiyet bulaştırmadan geçmişimizi ve en önemlisi bir hakkı teslim tespit ve görev kabul edip yazıma konu etmek istedim. Biz büyük bir millet olarak dünyaya her konuda, her branşta çok şeyler bıraktık ve çok şeyler kazandırdık.

Tarihten günümüze hafızamda kalan birkaç önemli vakit ve olayları tekrar hatırlatmak istedim. İslam’ın bahadır evlâdı Malazgirt'te kalabalık Bizans ordusunu perişan ederek Anadolu'nun kapısını milletimize açan ve fetih ordusu da açılan bu kapılardan tekbirlerle giren ve her karışını kanlarıyla sulayarak kendilerine yurt edinen bir büyük millet ve onun komutanı Sultan Alparslan biziz biz.

Birlik abidesi Osman Gazi, bütün Türk Beyliklerini birleştirerek Osmanlı İmparatorluğunu kurmuş ve büyük devletler arasında yerini almıştır. Söğüt'te temelleri atılan, 600 yıl süreyle üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi dedemizdir.

II. Mehmet 21 yaşında fethedilemez denen İstanbul'u fetheden, fethetmesinden sonra "Fatih" lakabıyla anılan muhteşem genç padişah biziz, bizim dedemiz. İstanbul’un fethi, Orta Çağ'ın sonu Yeni Çağ'ın başlangıcı olmuştur. Bundan dolayı Fatih, "çağ açan hükümdar" olarak da tanınır. İstanbul'un fethiyle 1000 yıllık Bizans İmparatorluğu son bulmuştur. Çağ açıp çağ kapamıştır

Yine Gazi Mustafa Kemal Atatürk İmparatorluğun tükendi denildiği anda yeniden Türkiye Cumhuriyetini kurmuş ve tarihte ve dünyada hak ettiği yeri almıştır.

Büyük düşünürler ve erenler Akşemsettin, Molla Gürani, Şeyh Edebali, Mevlana, Evliya Çelebi Yunus Emre ilim irfân ve edebiyat adamı olarak sinelere hoş ve unutulmaz eser ve izler bırakan bizim tartışılmaz değerlerimizdir.

Mehmet Akif, Necip Fazıl, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Aşık Reyhani, Mahsuni Şerif ve yüzlerce irfan sahipleri bizim bahçemizin farklı renkleri… Ben bu zihnîmize ve dünyamıza iz ve eser bırakan büyük insanları rahmetle anıyor ve “biz” isimli bir şiirimle saygılar sunuyorum…

Biz 

Öksüz iklimlerin kirvesiyiz biz 
Yüce gayelerin zirvesiyiz biz 
Geçmişiz, bu günüz, geleceğiz biz 
Sessiz yığınların hür sesiyiz biz 

Yunus’u hatırla, Mevlana’yı yaz 
Verenin arzusu yükselen niyâz 
Zulmü beyinlerden sileceğiz biz 
Bütün sesler bizde yâr sesiyiz biz 

Bir elimde nâğme bir elimde saz 
Hecelerin dili, hû avaz avaz 
Yükselen tebessüm, güleceğiz biz 
Çokluğa ser çekmiş var sesiyiz biz 

Kırdı tüm putları çöle düşen söz 
Ve “asr”a muştuyduk tarihe önsöz 
Vicdanları cennet kılacağız biz 
Fışkıran sükûnet er sesiyiz biz 

Zebercet iklimler, mevsim artık yaz 
Şaşarım yapana Hakk’a itiraz 
Sevdayı secdede bulacağız biz 
Issız sokaklarda nur sesiyiz biz 

“Gayesiz nasip yok” der; Sadi Şiraz 
Aklın bir hacmi var düşün, yaşa, sez 
Vecdin seslenişi olacağız biz 
Evlad-ı Resulün pir sesiyiz biz 

Gönüllere ziyâ, kubbelere iz 
Biz büyük milletiz tut ki serfinaz 
Meltem dalgaları salacağız biz 
Kutlu geleceğin mor sesiyiz biz 

Hep olmak isteme, hiçi dene az 
Hiçliği tatmadan dağlar aşılmaz 
Kulluk mertebesi alacağız biz 
Aşkla yanan dönen sır sesiyiz biz 

Vuslata vesile, miraçtır namaz 
Ve büyük gün var, bahtsız anlamaz 
Âhâd ne Samed ne bileceğiz biz 
“Râhman’dır, Râhim’dir” bir sesiyiz biz 

Avâmda kabâhat, ârifteki naz 
Kulluğa gerektir liyâkat biraz 
İdrâk der; ölmeden öleceğiz biz 
Hakk’ın divanında var sesiyiz biz 

Gerçek sâmimiyet hâl ile vaaz 
Kutsi fedakârlık erendeki hâz 
Ben, sen, o yok, “biz”de kalacağız biz 
“Lebbeyk Allah lebbeyk” tur sesiyiz biz 

27.03.12 Bursa
 

Ömer Ekinci Micingirt


------------------------------------------

Çanakkale Zaferi Ve Nevruz Bayramı


Bu iki başlık mart ayında aynı renkleri taşıyan kutlayacağımız farklı karelerdir.
Nevruz Bayramı: Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışı ve Türk takviminde yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilen Nevruzu yüzyıllardır diğer kardeş cumhuriyetlerle kutluyoruz. Kısaca Nevruz Ebulgazi Bahadır Han’ın eseri ‘Secere-i Türk’te, Ergenekon menkıbesinde 400 yıl dört tarafı yüksek dağlarla çevrili bir vadide kalan Türk’ün, baharın başladığı gün çıkarak, ata yurduna döndüğü ve hürriyetini, istiklalini kazandığı belirtiliyor. Bu nedenle 21 Mart, kurtuluş günü olarak kutlanıyor.Ayrıca ülkemizde Kürt,Türk,Laz,Çerkez tüm renkler bu günü bayram olarak kardeşlik vadisinde birlik ateşini yakarak kutluyoruz...

Çanakkale’de yine bu yiğit milletin istiklalini kazandığı zafer ve 18 Martta 100. Yılında anacağız…

Çanakkale Zaferi: Bu milletin şehitleri Anadolu’yu vatan yaparak Malazgirt’te tarih yazan Alparslan’ın ordusu, Ortaçağ’ı kapatıp, yeni bir çağ açan Fatih’in ordusunda sancağı uğruna İstanbul surlarında canlarını veren Ulubatlı Hasanlar, Bu milletin şehitleri 275 kilogramlık top mermisini sırtında taşıyan Edremitli Seyit onbaşılardır. Kağnısıyla İnebolu’dan Ankara’ya cephane taşırken ölen Şerife Bacı , Kara Fatma , Nene Hatunlardır. 
Bu milletin şehitleri bacısının namusunu koruyan Sütçü İmamlardır. Allahuekber dağlarında şehit olan binlerce Türk evlatlarıdır. 1974’te yavru vatanı düşman zulmünden kurtaran kahramanlardır. Bu milletin şehitleri Misak-ı Milli ile belirlenmiş, kanlarıyla onurlandırılmış Mustafa Kemaller, Kazım Karabekirler ve Mehmetçiklerdir. Bu vatan için canlarını veren tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle selamlıyorum…

Çanakkale Zaferi; Kurtuluş Savaşımızın ilk meşalesinin tutuşturulduğu, yüce bir milletinin kahramanlık fedakârlık ve imanın zaferidir… Çanakkale Zaferi, vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı söz konusu olduğunda, Türk milletinin aşılmaz sanılan engelleri aşabileceğinin en güzel örneğidir. M.Akif dedemiz ne buyur muştu “Bedr\’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi”başka söze ne gerek.

Milletimizin Çanakkale Zaferini Ve Nevruz bayramını kutlayarak bir Çanakkale Şiirimle tüm şehitlerimizi rahmet minnetle anıyor sizlere saygılarımı sunuyorum…

Çanakkale Şehitleri

Gök kubbe altında ne müthişti harp 
Asra ateş düştü hey Çanakkale 
Nuh tufanı yer gök çıldırmıştı garp 
Yahya Çavuş coştu ey Çanakkale

Kükredi Seyyidim bir koca ordu 
Ne dehşet imtihan vuslat diyordu 
Hû deyip mermiyi sırtına vurdu 
Aşk arşa ulaştı Hayy! Çanakkale

Bir asûde vakit ölümsüz ölüm 
Cihad-ı Ekber hem niyâz bu gülüm 
Yezitleşti Churchill kıpkızıl zalim 
Zafer destanlaştı duy Çanakkale

Belçika Fransız İngiliz Anzak 
Biter mi haçlının kurduğu tuzak 
Apayrı diriliş sanma ki uzak 
Ruhuma üflenen mey Çanakkale

Son kozuydu Haç’ın küstahça karar 
Ne istiyor Anzak, Yunan ne arar 
Torun gelmiş garptan dedeyi sorar 
Nereye koyarsan koy Çanakkale

Seninle inlerim seninle varım 
Efsunlu iklimim büyülü yârim 
Seninle ölürüm senle yaşarım 
Şiirler gözyaşım sây Çanakkale

Seni anlatmaya perde heceler 
İstiklâl ne bilir ruhsuz cüceler 
Ölüm hazzı sağar doğan geceler 
Bayrakta tüllenen ay Çanakkale

Her lâhza içimde gencecik ahlar 
Beynimde yeşerir derin eyvahlar 
Dört mevsim dirilir o yüce rûhlar 
Şüheda çehreli köy Çanakkale

Kabirler pembe mor Çanakkale’de 
Sur sesi vuruyor Çanakkale’de 
Mehterân yürüyor Çanakkale’de 
Bir başka düğün bu toy Çanakkale

Sonsuzun ihyâsı,ziyâ,kâmeti 
Varlığın perdesiz istikâmeti 
Mübârek zaferin tecelliyâtı 
Diriliş türküsü ney Çanakkele

Ses verir tabyalar anbean her gün 
Ötenin ahengi yükselen hüzün 
Sancılar bekliyor inşâllah bir gün 
Cennete uzanan şey Çanakkale

Renk renk ırk cümbüşü rüyaları hak 
Fethin orduları dön mâziye bak 
Bayrak ezan vatan “bir”de ittifak 
Binyıllık değişmez huy Çanakkale

Dağları zümrütten toprağı inci 
Şehâdet yoğruldu coştu akıncı 
Bu millet müjdeli millet Ekinci 
Kutlu bir asâlet soy Çanakkale

Ey yüce iklimim cennet diyârı 
Sen ulu davanın son yadigârı 
Sen hür gönüllerin ulu çınarı 
Hey kutsî vâdi hey,hey Çanakkale!

10.11.2005 Bursa

Ömer Ekinci Micingirt

------------------------------------------------------------------------------

100. Yıl Dönümünde Sarıkamış

Değerli kardeşlerim ülkemizin bu günlerde birlik ve beraberliği ne durumda düşününce Sarıkamış’ın ne demek olduğunu çok daha iyi anlıyoruz… Lâkin ben siyaset konuşmayacağımve tek siyaset varsa oda bu ülkenin tüm insanlarının Sarıkamış ismi geçtiğinde yüreğindeki aşkın birlikte attığını biliyorum ve içimizdeki hâinlere rağmen bu ülke bu cumhuriyet ilelebet yaşayacaktır ve asla şüphem yoktur…Bu yıl Sarıkamış Şehitleri için yapılan Sarıkamış Kazım Paşa Tepesi\’ne 99 metre yüksekliğinde Şehitler Anıtı bitmek üzere ve hareketin 100.yıl dönümünde Sarıkamış Şehitlerini anacağız…Yemen’in kavurucu sıcağından, Sarıkamış´ın dondurucu soğuğuna yazlık elbiseyle çarıksız koşan körpe fidanların hikâyesidir Sarıkamış…

Diğeceğim o ki bugün millet -devlet abideleşmiş kahraman Mehmetçiğimizi, kendisine layık bir şekilde anmak mecburiyetindeyiz. Sarıkamış’ın dağlarına gözyaşı karıştı acı karıştı feryat karıştı Yürek yangını karıştı.Türk milleti unutamaz üstünden yüz yıllar geçse de... İyi ki şehid denmiş adlarına... Rabbimiz “Ölmedi onlar, demiş. Yaşıyorlar, diriler ama siz farkında olmazsınız” demiş. Hep bir burukluk hissettiren anılarıyla, gülüşleri ile, içemedikleri su ile, yiyemedikleri burcu burcu ekmek kokusu ile yaşarlar sinemizde. Sarıkamış cennet kokar bu günlerde, yüreğini dayar karlı toprağına fısıldaşır sarıçamlar ile... Rabbin muştusu ile teselli bulur seyredenler. Onlar gitmiş ve kutlu Peygambere komşu olmuşlardır. Onları Peygamber kucaklamıştır, saçlarını okşamıştır. Şehit bu, kolay mı? “Gitti gelmez bahar yeli şarkılar yarıda kaldı” Bir tarih ve hüzün bir kelepçe gibi sıkar yüreklerimizi... Doksanbin fidan bu… Her biri Denizli\’den Erzurum\’a, Diyarbakır\’a, Urfa\’ya kadar... Anadolu\’nun ve Yemenin bir köşesinden gelmiş yalın ayak yazlık kıyafetle. Doğusu Batısı ile, Türkü Kürdü ile birlikte.“Sözün bittiği noktaya ” Sarıkamış. Destan mı desek facia mı desek... Şehitler, Allahukber Dağlarında kutlu toprağa emanet edildiler
Bu bir efsanenin ayakta kalma ve yaşamak için son çırpınışı. Asırlarca içten içe altını oyan dış ve iç mihraklar ve yıkılan bir devin çıkardığı feryadının adıdır, Yemen, Çanakkale, Sarıkamış... Sarıkamış denince içim burkulur dağ taş çarıksız cesetlerle görünür gözüme, hüzün kaplar içimi. Binlerce Anadolu evladıgömüldü karlara gecenin kör vaktinde mosmor bedenle. Tabi gömemedi onu Sarıkamış bağrına acısını dayanamayıp attı baharın kardelenlerine. Sarıkamış şehitler yurdu Sarıkamış acılar yurdu... Bu harekâtın askeri açıdan, teknik açıdan vebalı büyük ama ona değinmeyeceğim. Yokluk içinde karlı dağları zemherinin kavurucu soğuğunda aşmaya çalışan, ayakkabısız, paltosuz Anadolu çocukları, hatalara kurban gitmiştir. Biz bu şehitlere borçluyuz. Onlar olmasaydı, belki de bu topraklarda Ruslar olacaktı. Sarıkamış, Türk Tarihinin ve savaşlarının en acı olanıdır. Bu acıyı fedakârlıkları, cesareti, ulvi davranışı en iyi şekilde idrak edip gençlerimize aktarmalıyız. Bu aslında yenilgi değil, kendini feda etmenin destanıdır…

"Niye ,Neden ,Niçin "Sarıkamış Ve Sarıkamış Şehitleri Türkiye\’nin ibret ve acı veren manevi mirasıdır. Duyarsız kalınamazdı elbette. Çanakkale nasıl ki, İslam coğrafyasının en ücra köşesinde bir duyarlılık kaynağıdır, aynı şekilde Sarıkamış\’da duyarlılık kaynağımız ve hiçbir Türk vatandaşı bunu göz ardı edemez. Şehitler bizim nurlu teberrüklerimizdir, oradaki ayaza karışan körpe fidanlara karşı Türkiye\’nin sorumluluğu vardır, artı Sarıkamış doğuda Türkiye\’nin hayati bir güvenlik siperidir. Enver Paşa ya her ne kadar şahsen kızsak da yaptığı sefer boşuna değildir. Sarıkamış Hareketi, normalde başarılı olabilecek bir hareketti ve olabilirdi. Başarılı olsaydı yerle bir edilen o insanlar şimdi kahraman olarak göklerdeydi isimleri… Kimse yenilmek için savaşmaz. Bende herkes gibi hatalarını eleştiriyorum ancak bir Fatiha’yı onlara okumayı borç biliyorum.
Türkiye\’nin stratejik değerini o günün şartlarını dikkate alarak, o günleri eleştirmekle daha objektif olabiliriz. Ama tabi böyle facialar olunca, eleştiri hatta hakarete varan konuşmaları tırmandırma potansiyeli taşıyan tarihçilerimizde mevcut…Böyle zamanlarda ancak bize düşen ders çıkarıp ileriye iyi bakıp önümüzü iyi görmek"Niye ,Neden ,Niçin " i araştırıp suçlu aramadan vazgeçmek en isabetli bakış ve tespit olur diyor Sarıkamış Şehitlerini Rahmet Ve Minnetle anıyorum…Bir Sarıkamışlı olarak ve Sarıkamış faciasını yaşayan bir milletin evladı olarak Bundan ders çıkarıp o mübarek makama erişen şehitlerimize Allah’tan Rahmet diliyor bir şiirle saygılar sunuyorum…

Sarıkamış Şehitleri

Gelinlik giyinmiş körpe kız gibi
Karlara serildi Sarıkamış’ta
Mevsimler ağlaştı gece buz gibi
Şafaklar gerildi Sarıkamış’ta

Mehmet’im çarıksız Yemen’den geldi
Şahâdet gürledi sonsuzu deldi
Gök mavi yer beyaz kefeni aldı
Ak yaşlar nar oldu Sarıkamış’ta

Yıldızlar ağlaştı bulutlar indi
Yokluklar yok oldu varlık silindi
Namlular yırtıldı taşlar delindi
Bir tarih yarıldı Sarıkamış’ta

Izdırap çilekeş dereleri kar
Dikenli tabyadan esiyor rüzgâr
Susun! Şehidimin söyleşisi var
Bâsiret kör oldu Sarıkamış’ta

Küfrün azgın devri mağmaydı vatan
Ölüm çığlıkları amansız meydan
Ferhat’ın çığlığı seni anlatan
İrâde buruldu Sarıkamış’ta

Vuslat harekât der müjdeyi bekler
Ağlaştı mevcudat ve de melekler
Hoşaftı menusu yağsız yemekler
Öğünler bir oldu Sarıkamış’ta

Yaram çok ağırdır çıban çok derin
Apansız çıyanı dipsiz çemberin
Cilvesidir lâkin buda kaderin
Silahsız vuruldu Sarıkamış’ta

Beyaz uykudaydı koca bir ordu
Dağ taş susuyorken komutan sordu
Mekân konuşuyor beden mosmordu
Pâk beden mor oldu Sarıkamış’ta

Çığlık yığınağı doksan bin fidan
Şavkı göğe vurdu süzülmüş yatan
Balkanlar Kafkasya Şırnak Ardahan
Şehitler soruldu Sarıkamış’ta

Şehit bu tarifi gelmez dilime
Ziyâsı izâhsız altın kelime
Vefâdâr ses verir cümle âleme
Âşıklar var oldu Sarıkamış’ta

Kutsal pervanesi o gün niyetin
Mehmet’te doğuşu samimiyetin
Övülmüş milleti sen ki ümmetin
Zor nizâm kuruldu Sarıkamış’ta

Şüheda vâdisi ne büyük mâna
Sırt sırtta diz dize yatar yan yana
Âsımdan emânet bu toprak sana
Pir Mehmet pir oldu Sarıkamış’ta

Sarıkamış dinle tarih seslenir
Mâziyle beklenen renkler hislenir
Kan-ter yudumlayan ruhlar süslenir
Emr-i Hak verildi Sarıkamış’ta

Ne çok şey anlatır bir mezar taşı
İmânla beslenir Hakk’ın savaşı
Şâirin efkârı birkaç gözyaşı
Islanıp kar oldu Sarıkamış’ta

Şehitler ölmez hây! Şehit her yerde
Ve onlar gittiler yüce seferde
Bak Ömer rikkatle bak perde perde
Cennete girildi Sarıkamış’ta

Ömer Ekinci Micingirt

-------------------------------------------------------------------------------------------

Ercişli Emrah Ve Micingirt

Bursa’da yaşayan Bursa Kent Konseyi Şâirler ve Yazarlarından Ömer Ekinci Micingirt Ercişli Emrah Şiir Yarışmasında Türkiye 1.cisi oldu ve 1000 TL’lik birincilik ödülü Erciş Kaymakamı Mehmet Şirin Yaşar tarafından Micingirt’e takdim edildi... tebrik ediyoruz …

Şâir Micingirt ,13 Kasım 1963 tarihinde Sarıkamış’ın Aşağı Micingirt (şimdiki adı İnkaya) köyünde doğdu. İlköğrenimini köyünde, ortaöğrenimi Sarıkamış ve Erzurum’da, yükseköğrenimi Erzurum’da tamamladı. Şiire ilgisi küçük yaşlarda başladı. Katıldığı yarışmalarda birincilik dahil çeşitli ödüller alan Micingirt’in yüzlerce şiiri çeşitli yerlerde aktarıldı."Siz hiç ay ışığında ağladınız mı" isimli şiir kitabı ve onlarca antoloji şiir kitapları yayınlandı. Değişik dergi ve gazetelerde de yazan şâir hemen her konuyu şiirlerinde işlemektedir. Şair Micingirt bir çok ödül sahibi olup Ümraniye Belediyesi Uluslar arası Naat Yarışmasında 1450 şair içinde ilk üçe girerek ödül ve plaketler almıştır Micingirt Bursa’da ikamet etmektedir. Eğitim ve teknik alanda görev yapan şair birçok dernek ve kurumla  üyesidir.

Şâir ben derdimi şiirlerle ifâde ediyor yada etmeye çalışıyor nefes alıyorum âdeta. Hiç dertsiz kalmıyor gözüm ve gözyaşım. Sessiz sessiz yudumluyorum hayatı boğula boğula. Gamsız yığınları düşündükçe şaşıyorum ve üşüyorum. Şiirler gözyaşlarım. Hem buyurmadı mı "Çok ağlayın az gülün” Kâinatın Efendisi

Ercişli Emrah 

Belki izâhatın zamanı geldi 
Ulvi kavgaların közüdür Emrah 
Dünyayı dolaştı Erciş’te kaldı 
Önden gidenlerin izidir Emrah 

Vahdet istikâmet asra astığı 
Sonsuzluk diyârı ayak bastığı 
Diriliş döşeği ölüm yastığı 
Kulluk makamının özüdür Emrah 

Halk içinde Hakk’ı çoklukta yoku 
Sâmimiyet öğüt ondaki doku 
Her sözü kâinat düşün yaz oku 
Gören gönüllerin gözüdür Emrah 

Öteli sevdalar mor olur elbet 
Ozan özlenince sorulur elbet 
Derin okyanuslar durulur elbet 
İçli deyişlerin va’zıdır Emrah 

Bülbül aşka gelse güle uyanır 
Teslime koşanlar Hakk’a dayanır 
Hikmetle bezenir aşkla boyanır 
Bizim Yunusların sazıdır Emrah 

Yönsüze yön veren sözleri merhem 
Vuslata koşmuştur gözlerinde nem 
Heceleri irfân, icabında dem 
Bâde içmişlerin gizidir Emrah 

Emrah âşk, âşk sesi âşıklar erir 
Âşıklar öldükçe tekrar yeşerir 
Vâkitlere mihenk renge renk verir 
Yüce bir milletin sözüdür Emrah

Ömer Ekinci Micingirt 

-------------------------------------------------------------------------------

Gün Birlik Günü
...
Kıymetli ülkemin yiğit yürekleri; bu günlerde o kadar birlik beraberlik ve kardeşliğe ihtiyacımız var ki … Birlik ve beraberlik izah ederken birlik konusunda yaygın olan bir yanlış anlamayı düzeltmekte fayda var. Birlik demek, tekdüzelik ve tek tiplik demek değildir. Modern ideolojilerle zihni bulananlar, birlik ve beraberliğin tekdüzelik, tek tiplik olduğunu zannediyor. Onlara göre birlikten bahsetmek farklılıkları yok saymak, bireysel iradeyi gözardı etmek, hatta asimilasyon ve inkâr anlamına geliyor.
...
Oysa insanî ve toplumsal düzlemde birlik ve beraberlik, birbirinden farklı olan unsurların bir araya gelmesiyle oluşur. Allah cc hiçbir şeyi tıpatıp aynı yaratmamıştır. Farklılıklar hiçbir zaman birlik ve beraberliğin önünde bir engel değildir. Birlik ve beraberliğin tekdüzelik ve tek tiplik olduğunu zannedenler, farklılıkları mutlaklaştırarak işi ayrımcılık, kavmiyetçilik, ırkçılık noktasına taşıyabiliyorlar. Bu gün terör zulüm ve parçalanmalar zeminini bu konulardan alıyor…Birlik demek, aynı ideal etrafında, aynı yüksek değerleri hayata geçirmek için, aynı hedefe doğru yürümek demektir. Birlik, farklılıklarımızı kucaklayarak aynı vatan aynı bayrak etrafında kardeşliğe yelken açmaktır. Kendi kimliğimizi kaybetmeden ortak kimlikte erdemli bir toplum inşa etme gayreti içinde olmaktır.
...
Çeşitli sebeplerle birbirinden ayrı düşmüş ve husumet içinde olan kardeşliğimizi tekrardan barıştırmak ve birleştirmek hem dinî bir vecibedir hem de toplumsal barışın ve bir arada yaşama VE VATANSEVERLİĞİN bir gereğidir.Biz Türkiye’nin birlik ve beraberliği dediğimizde, kavmî ve dil farklılıklarını yok sayan, onları asimile etmeye çalışan bir birlik ve beraberlikten bahsetmiyoruz. Bizim kastettiğimiz açıktır: Farklılıkları bir zenginlik, ilâhi bir lütuf kabul ederek, aynı yüce idealler etrafında ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAYRAĞI ALTINDA kenetlenmek… Ülkemizin bugün birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Zira birlik olmadan dirlik olmaz..Bir şiirimle saygı ve hürmetlerimi sunuyorum…
.
 Birlik 

Birlik benzer yağız ata şahlandır ki ocak tüte 
İfâdeler realite, izâhata hazırım ben 

Mevsim bozuk rüzgâr asi, mısralarım vicdan sesi 
Yağmur bulut aşk ihlâsı, hece hece dizerim ben 

İftira zân şöhret paye, ahvâl neydi neydi gâye 
Nifâk ekti has bahçeye düşündükçe kızarım ben 

İbadette mihenk suçtu ve son bir asır epey uçtu 
Hesap başka ve korkunçtu, zor oyunu bozarım ben 

Hava duman ortalık sis, izân ithâl ruhlar hapis 
Ne çok mevcut siyon deyyus, afedersin bizârım ben 

Türkü Kürdü solu sağı, kime kurmuş şeytan ağı 
Ülkeme hâin tuzağı, kuranları ezerim ben 

Istırap yok ribâ haram, zalim değil zulme yaram 
Yetim malı bir tek gram,yutanlara mezarım ben 

Genç ihtiyâr hilebazın, din taciri ham yobazın 
Söylüyorum bunu yazın,hoca demem üzerim ben 

Esen rüzgâr mor hisleri, bağ bozduran bahisleri 
Baş döndüren yeisleri, müşkülleri çözerim ben 

Türkistanlı Iraklıyım, Çeçenya’da sarıklıyım 
Şeyh Şâmil’e meraklıyım, mârifetli gezerim ben 

Gökte kartal yerde hürüm, ben beynimden düşünürüm 
Yıpranırım aşınırım, hâin kimdir sezerim ben 

İbrahim’i soyum aslen, gâh birinci Kılıçaslan 
Malazgirt ben ben Alparslan,gâh cengâver vezirim ben 

Kosova Şam Niğbolu’yum, paramparça dopdoluyum 
Ben Dudayev Köroğluyum zor günlere hazırım ben 

Ak mâziyi hâykır hiddet, aşk “devlet-i ebed müddet” 
Ah şahâdet ah şahâdet, Preveze Hazar’ım ben 

Hilâl yıldız nâzlı yârim Tevhid yüzlü karakterim 
Ulu divân benim yerim, her devire nazırım ben 

Al bayrağım nurdan çelenk, gökyüzüne sâl rengârenk 
Korku sâlar mâhşere denk, mazlumlara Hızır’ım ben 

Bursa Mekke Açe Hatay, mihrap kemer kubbeyim say 
Kalp ve dudak, Hây Allâh Hây! Sâmimiyet huzurum ben 

Her yanışı kül zannetme, tekâmül bu fâl zannetme 
Konuşan hâl dil zannetme, muhâbbetle bezerim ben 

Binbir âhenk sesleniş var, hikmet nerde neye yarar 
Cedlerimi birer birer, pes etmeden yazarım ben 

Emânetim yüce dinim, Mevlâna ben Yunus benim 
Ben Barbaros Hayrettin’im, Akdeniz’de yüzerim ben 

Evliyâya erenlere, vuslât eli verenlere 
Feth-i Mübin”görenlere, sükût-u hâl nazarım ben 

“Edep yâ hû ” de hiçim de, “biz”e vardım “ben” içimde 
Ve edebi bir biçimde, beyinlere kazarım ben 

Hâl ifâde sükût kelâm, anlatıver kılıç kalem 
Milli ruhum ben vesselâm, kem gözleri çizerim ben 

Yapayalnız Hüdâ ile ve ürperten nidâ ile 
Firdevs yüzlü sâda ile gece gündüz gezerim ben 

“Kalem kılıç” hû hûlarda, ruhum milli duygularda 
Berrâk duru pâk sularda, şâir edip yazarım ben

Ömer Ekinci Micingirt

--------------------------------------------------------------------------------

Bir Zamanlar

Kıymetli edip yürekler; bu kez gündemden uzak sizi/bizi anlatan bir konuyla sizleri selamlıyorum, özlem, hüzün dolu ve bizi yani anadoluyu anlatan bir yazı bu…

Bir zamanlar hep bir evde daha samimi daha yakın yaşardık. Birlikte oturur nasırlara dokunur höllük tozu ile yürekler ısıtırdık. Tek katlı yere yakın taştan evlerimiz; toprak güveçlerde yoğurt bozulmasın diye kışa beş kala kartol doldurduğumuz kuyularımız vardı. Ciritlerimiz at yarışlarımız teneke saksıları vardı anamın toprağa dallara yapraklara dokunan…Çiftimiz çubuğumuz vardı mazot kokusu taşımayan… Organik-hormon sözü lügatimize girmemişti. Tırnaklarımızın arasında toprak kalırdı mikrop barındırmayan. Yapı malzemelerimiz taş toprak kireç kavak çam ve birde taş ustaları… Kel Halis, Sarı Ömer Fadime’nin Mehemmed’i ,Züfer dayının Dursun’u ve Yaşar’ı, leventlerin Abubekir’i köyün hamarat taş ustalaraydı. Ha birde mısti dayı vardı boyu ile eni yakın sevimli çalışkan ve bir o kadarda esprili. Nerdeyse tümü yaşamlarını taş örerek sürdürürlerdi köyde ve taşlar şimşire dönerdi. Sıvacılarımız vardı çamurla samanı karıştırıp sıva yaparlardı odalarımızı dik Ahmet Ve Memi lakaplı Ahmet Ve Mehmet kardeşler… Davarlarımız vardı yününden kazak örülen, öküzlerimiz taşırdı tezekleri meşeden odunları tarladan çifti çubuğu… Şimdi ne öküz var nede davar köylerimizde. Kel Halis’in sal ile döşediği ahırlarımız vardı, koyun, at eşek tavuk, güvercinlerin bulunduğu. Besi sorun değildi dağlarda yaylarda otlatırdık ve arada ziyankârlık edip başkalarının çayırların otlatırdık. Muhtar azalar ve köy korucuları ceza keserlerdi. Döverlerdi korucular söyleyemezdik babalarımıza çünkü suçluyduk…

Kuzularımız vardı otlattığım ve koruğa gün vurunca emzirmeye getirirdim Toptaş’tan Çermesu’dan … Anam onca işi arasında kuşlukları yüzlerce koyunu sağıp Halis Usta’nın el yordamıyla sacdan yapılan küleğine doldurup bana taşıtırdı… Hep kalaylı bakır sitillerde koyduğu süte sabah kapaklanıp kaldırdığı üzerine toz şeker serptiği sütlaçları yerdik. İçemediğimiz süt, tereyağı, çiçil peynir yağlı peynir yoğurt, ayran olurdu. 
Keçileri, koyunları inekleri her sabah nahıra katmak sabahın köründe uyanmak zordu; ama dönüşü sabah kahvaltısı göğ peynir tere yağı lavaş ekmek,fetir ve keteyle kahvaltı sofrası günün en iştah açıcı ve sevindiğim anlarıydı .Mevlitlerde cami minaresinden bekçi Hakkı Dayı’ının herkes kaşığını alsın falan efendinin düğünü var yemeğe gelsin bağırtısı ve benim kaşığı alıp koşanları görünce çaktırmadan kalabalığa karışıp meyveli aşa dalışımı unutamıyorum Herkes ölü düğün bayram tek yürekti… İşte bunları kaybettikten sonra şimdi anlıyorum ki kültürümüz ve geçmişimizden çok şey yitirdik. Hele yazları Şeremet’e tapanlık sakavellik kesmek için iki tekerli öküz arabasıyla yolculuk var ya tam bir etkinlikti.. Belki lüks taksimiz zengin sofralarımız yoktu ama asil bazen asi
mağrur ve vakur bir civanmertlik hâkimdi köylülerin yüreğinde.

Kenan Evren darbe yapınca babamın muhtarlığı seçimsiz uzadı ve anama rahat yoktu…Bizim ev adeta aşevi misafir odası otel anamda gönüllü aşçısıydı.. Gaz lambalarımız vardı 7 numarayı eve 14 numarayı misafir odasına asardık. Gaz litre işi ölçüyle verilirdi çünkü cum baba “benzin vardı ben mi içtim” deyip resti çekmişti… Camışlarımız vardı köylülerin camışlarıyla dövüştürürdük, sonra ayırt etmek ne mümkün…
Yemeklerimizi yer sofrasında, düğünlerimizi büyük ahırlarda Murat Çobanoğlu Şeref Taşlıova Mevlüt İhsani ozanlarımızla taçlandırırdık. Harman zamanı yıldızların altında bir kilim üzerinde olmazsa kuru toprakta hasatı harmanı sahipsiz atlardan inek öküzlerden korumak için yatardık abimle ve kayan yıldızları sayardık berber… Buğday teçleri yastığımız, harmanın önü arkası topraktı. Bu yüzden stres sözcüğünü bilmezdik toprak gibi ferah taş gibi sağlamdı ufkumuz…

Anam sürekli çalışıyor, geziyor yoruluyordu köyün ağır işlerinde... Hasta, tansiyon sözünü hiç duymamıştım ta ki şehre gelene kadar. Şimdi tansiyon kilo şeker her ne hastalık varsa yol arkadaşı oldu anamın…Nakış işlemeli seccadelerimiz vardı etamin bezinden ..Anam dört oğlunu ve iki kızını tezeklerin samanların içinde hem çalışarak ve bizi de çalıştırarak pak helal sütüyle beslerdi...Arada bana seni okutmayacağım beraber kartol pişirip ezip yeriz deyince közlerim ateş kesilir küser ve iştah gider sofrayı terk ederdim. Hoş çokta güzel kartol ezmesi yapardı lezzetli baharatlarla tereyağıyla. Amcalarım vardı çınar gibi ve hepsinin aynı bir hikâyesi vardı. .İçlerinde en sosyal olan ve renkli kişiliğiyle köylülerin sevdiği Behzat amcam beni sever ve gel hele dımbılo derdi ne demekse…Ve Hedis Amcam köyde kıt imkanlarla su değirmeni inşa eden, silah tamiri vs …Köyün Sakıp Ağasıydı..kıtlık zamanlarda buğday un saman satar parası olmayana bir sonraki hasat zamanı getir derdi.Sözü fazla uzatmadan ölen tün köylülere rahmet diliyor şiirlerle sizi baş başa bırakıyorum

tıklayınız... şiirler

-
--------------------------------------------------------------------------------


Dedem Mehmet Âkif Ve İstiklâl Marşı

Kuşandım

Sen asrın gözyaşı sen ulvi vaaz 
Hiçlik ikliminde titrettin arşı 
Sen hep sinelerde duâ aşk niyâz 
Ruhum bulutlanır hilâle karşı 

Mâzimi neşreden sesin ziyneti 
Aşkın mertebesi emsalsiz tektir 
Ezelden ebede sâmimiyeti 
Ölsem de dillerden düşmeyecektir 

Hakk’ın hür sadası kalbin sözlüğü 
İnancın pâk yüzü zebercet çarşı 
Dünya hayatının ölümsüzlüğü 
Kuşandım ben seni İstiklâl Marşı 

14.05.12 Bursa

Ömer Ekinci Micingirt

1-BİLİNMEYEN YÖNLERİ İLE MEHMET AKİF ERSOY

Mehmet Akif’i gereği gibi anlamak için M.EminErişgil’in anısını anlatarak giriş yapmak istiyorum
Zonguldak Milletvekili Erişgil Mehmet Âkif’in yaşam öyküsünü anlatan kitabını yazmağa karar verdiği yıllarda başından geçen bir sevimsiz olayı anlatır. Bu olay, Türk toplumundaki kolay suçlama alışkanlığının örneğidir. Vapurda karşılaştığı bir kişi, Erişirgil’in Safahat’ı okuduğunu görünce sorar:

“Beyefendi nereden hatırınıza geldi bu softa ?”

Erişirgil bu soru üzerinde neler düşündüğünü anlatır. Kendi döneminde yaşlılar için her mekteplinin “züppe”; gençlere göre her yaşlının “softa” olarak suçlandığını aktarır. Mehmet Âkif’in yaşam öyküsünü,sanat anlayışını, fikirlerini yazmağa kararıverişinin derin tahlillerini yaptıktan sonra Erişirgil, Meşrutiyet Tarihinin düşünce akımlarını en iyi yansıtacak zeminlerden birinin Mehmet Âkif’in yaşam öyküsü olduğunu belirtir.
Âkif’in karşılaştığı en ağır suçlama ise, “Balkan Harbi” sırasında düşmanın Türk halkına reva gördüğü eziyetler karşısında “tükürün yüzüne bu medeniyetin” dediği için bu aydınlar tarafından “geri kafalı adam” suçlamasına maruz bırakılmıştı. Mahalle Kahvesine hücum etmiş, orada vakit öldürüp tembellik yapanları eleştirdiği için bu kahvelerde vakit öldürmeyi entelektüel faaliyet sayanlar tarafından geleneklere saygısı olmayan “züppe” olarak yorumlanıyordu.
1908 Temmuzunda sokağa fırlayan mitingcileri eleştirdiği için, “hürriyete düşman zavallı” olarak isimlendirildi.Halide Edip’in önerdiği Amerikan mandasına karşı çıktığı için, azınlıklar tarafından “ortaçağ kafalı tehlikeli adam” olarak değerlendiriliyordu.Mısır’da entari giyip dolaşmak yerine ceket, pantolon ve frenkgömleği giydiği gerekçesiyle “Hıristiyan Âkif, gavur Âkif” olarak tanımlanıyordu.

En ilginç iddia, Âkif’in şapka giymemek için Mısır’a gittiği idi. Oysa, Mehmet Âkif’in Mısır’a gittiği yıllarda, şapka devrimi henüz yapılmamıştı ve Cumhuriyet Meclisinin milletvekilleri fes giyiyordu.
Mehmet Âkif öldüğünde hakkında yazılanlar öyle küçük bir hatırlama fasiküllerine sığacak ölçekte değildi. Çoğu kitap olacak boyutta idi. En lirik tespiti Hüseyin Cahit Yalçın yapmıştı: “Mehmet Âkif’in hayatı, eserlerinden çok daha muhteşem bir şiirdir...”


2- Âkif’in Uygarlık Anlayışı

Mehmet Âkif, yaşamı boyunca asrî olmamakla, çağının gerçeğini kavrayamamakla itham edilmişti. Bunu büyük bir tevekkül ve sabırla karşılıyor, hakkındaki kanaati değiştirmek için düşünce ve yaşam biçiminde hiçbir değişiklik yapmayı düşünmüyordu.

Öldüğünde Cenap ŞahabattinÂkif için “Şu mânâda asrî değildir ki, rindce hal ve vaziyeti içinde uzak mazilerin temizliğini taşır. Hattâ bir görüşe göre Âkif’i edebiyat bakımından da asrî görmeyebiliriz. Öyle ya, her devrin bazı belâgat, bazı fesâhat hastalıkları vardır ki ona tutulanlar bir müddet bunun farkına varamazlar. Bu geçici kelime ve mânâ salgınlarının son elli senede edebiyatımız, türlü musablarını (düşkün) gösterdiği halde, Âkif’in eserleri tabiat vergisi olarak garip bir muafiyet sâyesinde onların hepsinden masûn (dokunulmamış) ve tamamiyle tendürüst kaldı” Âkif’in eleştirilen medeniyet anlayışı, gerçekte, İslâm’ın tarif ettiği dürüst ve ahlâki düzenin dışına çıkan yaşam biçimiydi. Âkif, Batı’nın sahip olduğu medeniyeti hiçbir şekilde inkâr etmemiş, aksine bu uygarlığın ulaştığı düzeye İslâm toplumlarının da ulaşması dileğini dile getirmişti.
Nitekim Berlin’den bulunduğu dönemde, Almanya’yı yakından tanımak istemiş, her fırsatta Batı’nın ulaştığı bilim ve teknik düzeyinin üstünlüğüne hayranlığını belirtmiş, ancak fikir ve ahlâk yönünden Batı medeniyetinin önemli ölçüde eleştirilecek yönleri olduğunu aktarmıştı.
Berlin Hatıraları isimli şiirinde yaşamı yönlendiren uygarlık anlayışının farkına işaret etmiştir. Batı’dagözlediği yaşam biçimini, ve biçimi oluşturan toplumsal değer yargılarını çok isabetli gözlem ve tahlillerle ortaya koyuyordu.
Âkif’in Berlin seyahati ilginç bir öykü ile başladı. 1915 yılı ortalarına doğru, savaşta müttefikimiz olan Almanya, savaş sırasında İngiliz, Fransız ve Rus ordularından aldığı esirler arasında Müslümanlar olduğunu fark etti. Bu esirleri ayrı kamplarda topladı. Bu kamptaki Müslüman esirlere iyi muamele ediliyordu. Hattâ, Müslüman esirlerin ibâdet etmesi için çok kısa sürede bir câmi bile inşa ettiler.
Almanlar, Müslümanların lideri olan Osmanlılara bu esirlere karşı takındıkları tavrı göstermek için bir heyet dâvet etti. Böylece, Osmanlı halifesi, yeryüzündeki bütün Müslümanları koruyan ve onların haklarını savunan manzara içinde takdim edilecekti. Halifenin en kötü koşullarda bile Müslümanlarla birlikte olduğunu gösteren bu manzaranın yaşatılması için Berlin’e bir heyet gönderilmekteydi. Berlin’e gidecek olan heyet, o zaman Osmanlının haber alma ve casusluk örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından seçiliyordu. Bu örgüt, Berlin’e gidecek heyete Âkif’in de katılmasını İttihat Terakki hükümetinden istedi.

İttihat Terakki bu heyetin başkanlığına Âkif getirdi. Âkif’in İttihat Terakki macerası da ilginç bir gelişme gösterir. İkinci Meşrutiyetin ilânından dört gün sonra Âkif, “Cemiyet-i Mukaddese” denilen İttihat Terakkiye katıldı. Kandilli Rasathanesi Müdürü Fatin (Gökmen) Hoca, Âkif’i kutsal dernek denilen İttihat Terakkiye götürmüş ve ünlü katılma töreninden geçirerek üye yapmak istemişti. Fatin Hoca katılma törenini bizzat yönetmişti. Kurallara göre, İttihat terakki hakkında bilgi verildikten sonra sırların korunması ve emirlerin yerine getirilmesi için gerekli yeminin yapılmasına sıra gelmişti. Kurala göre cemiyete katılacak kişi silaha ve Kuran’a el basarak yemin edecekti. Âkif yemin metninde bulunan “Cemiyetin bütün emirlerine kayıtsız şartsız uyacağım” hükmüne itiraz etti. “Ben ancak, akla ve vicdana uygun olan emirlere uyarım. Mutlak söz veremem” diyerek reddetmişti.

Bir rivayete göre bu itirazdan sonra İttihat Terakki Cemiyetine girecek olanlara yemin artık Âkif’in teklif ettiği şekilde yaptırılmaktaydı. Âkif, Berlin gezisi sırasında gözlediklerini “Berlin Hatıraları isimli şiirinde anlatır. Bu şiir Âkif’in en uzunşiirlerinden biridir. 796 beyittir.

Bu şiirde Berlin’de ve İstanbul’da gözlediklerinin bir karşılaştırmasını yapar. Berlin’de ve İstanbul’da otelleri, trenleri, sokakları karşılıklı olarak aktarır. Aktardıkları çoğu kere basit gözlemler değil, o gözlemlerde görünen dünya görüşü ve hayat felsefesidir. Nitekim, Mart 1915 yılında yazdığı Berlin Hatıraları isimli şiirinin bir yerinde Tevfik Fikret’in 1905 yılında yazmış olduğu Tarih-i Kadimşiirine cevap vererek on yıldır sakladığı kızgınlığını açığa vurmuştu. 
Ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında düşman ordularının işgal ettiği Türk topraklarında halka yaptıkları zulmü görünce Batı’nın bu vahşetini en ağır dille eleştirmiş ve Batıyı medeniyetin beşiği gibi görenlere en sert lisan ile hücum etmişti.
İşte Âkif’i haksız yere medeniyet düşmanı ilan eden ünlü şiirinden bazı mısraları aşağıda
veriyorum. 

“Medeniyet” denilen vahşete lanetler eder, 
Nice yekpare kesilmiş de sırıtmış dişler! 
Bakmayın hem tükürün çehre-i murdarımıza 
Tükürün belki biraz duygu gelir ârımıza. 
Tükürün cephe-i lâkaydına şarkın tükürün. 
Kuşkulansın görelim gayreti halkın tükürün. 
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere, 
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere... 
Tükürün Ehl-i Salib’inhayasız yüzüne! 
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne! 
Medeniyyet denilen maskara mahluku görün: 
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün! 
Hele ilânı zamanında şu mel’un harbin, 
“Bize efkar-ı umimiyesi lazım Garb’in; 
O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini, 
Halka iman gibi telkin ile, diyenin sesini 
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!…"


3-Necid Çöllerinde Âkif

Dönemin en ileri tekniğine sahip silah ve araçlarla Çanakkale’ye yüklenen düşman karşısında, Türk askeri “ölürsem şehidim, kalırsam gazi” iftiharı ile çarpışıyordu. Emperyalistler geldikleri gibi gittiler. Zaferden sonra Başkumandan Vekili Enver Paşa, İmparatorluğun en uzaktaki müfrezesine kadar Çanakkale Zaferini müjdelemek için Telgrafhaneye koşmuş tek tek kumandanları telgraf başına çağırmıştı.
Enver Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Beyi aradı. Eşref Bey, Anadolu Bağdat Demiryolu hattının son durağı olan El Muazzam istasyonundaydı. Telsi başında bizzat şu telgrafı yazdırdı:
“Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak çekiliyor...”
Haber bütün yurtta mutluluk yarattı. El Muazzam’daki sevinç muazzamdı. Orada bulunanlardan biri haberi duyunca Kuşçubaşı Eşref Beyin boynuna sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği yanık memleket evladının adı, Mehmet Âkif’ti...
Mehmet Âkif, büyük vatan sevgisi ve meftun olduğu Türk istiklal ve hürriyet sevdasıyla yavaşça kalabalığın arasından sıyrıldı. Gerisi Kuşçubaşı Eşref Bey anlatıyor:

«...Ay bedir halindeydi. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın bu efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, bu güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin hıçkırıklar....
İşte Çanakkale’ye layık o büyük destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi... »

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi
En kesif orduların yükleniyor dördü - beşi...
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya 
Kaç donanmayla sarılmış, ufacık bir karaya.
Ne hayasızcatehaşşüd ki ufuklar kapalı 
Nerde gösterdiği vahşetle «bu bir Avrupalı»
Dedirir - Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi 
Varsa gelmiş açılıp mahbesi, yahut kafesi.

«Sabahleyin, vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasib olan rahatlığıyla yüzüme derin derin baktı: Artık ölebilirim Eşref! dedi. Gözlerim açık gitmez!.”


4-Bir karakter Abidesi Olarak Mehmet Âkif

Akif. «haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" inancındaydı. Haksızlığa tahammül ettiği ve hele yaltaklanarak menfaat peşinde koştuğu görülmemişti. Veteriner İşleri Müdür Yardımcısı görevini üstlendiği yıllarda Veteriner İşleri Müdürünün bir haksız karar ile azledilmesi üzerine görevinden istifa etti.
Kendisine bu hareketinin sebebi sorulduğunda başkasına yapılan haksızlığa tahammül etmesinin mümkün olmadığını söylüyordu. “Arkadaşıma yapılan haksızlık bana yapılmış demektir” diye 20 yıllık memuriyetine tereddütsüzce veda etmişti. 

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam. 
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam. 
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale 
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale 
Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum. 
Kesilir belki fakat, çekmeye gelmez boynum! 
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim 
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim 
Adam “aldırmada geç git” diyemem; aldırırım 
Çiğnerim çiğnerim Hakkı tutar kaldırırım. 
Dostluk Anlayışında DoruklaşanÂkif

Hiç kimse Âkif’in verdiği sözden döndüğünü, hangi şartlarda olursa olsun sözünden bir sapma gösterdiğini görmemişlerdi. Yakın arkadaşı Şair Mithat Cemal görevinden istifa ettiği ilk günlerde ziyaret eder. Balkan harbinin yaşandığı zor günlerde Âkif, geçimini sağlayacak yeni bir iş bulmuş değildir.
Yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay anlatıyor .
«Balkan Harbi başlarken, Akif Bey, yegane geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı. 

- Bunlar kim? dedim.
- Çocuklarım! dedi. Sonra anlattı
Âkif, Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın! » demişler. Arkadaşı vefat etmiş Mehmet Akif’te, verdiği söze bağlı kalarak anlaşma hükmünü yerine getirmiş.
Mithat Cemal devam ediyor;
- Halbuki o zamanlar, Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı! 
Yine çok yakın dostlarından Fatih Gökmen anlatıyor;

Akif, verdiği söze bağlı olmayanlara insan gözüyle bakmazdı. Aramızda geçen bir olayı anlatayım :BenVaniköy’de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün, öğlen yemeğini bende yemeyi, sonra da oturup sohbet etmeyi kararlaştırdık. O gün, öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sele boğuldu. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Yakın komşulardan birine gittim. Yağmur, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Eve döndüğümde ne işiteyim, bu arada, Mehmet Akif Bey sırılsıklam bir vaziyette gelmiş. Beni bulamayınca, evdekilerin bütün ısrarlarına rağmen içeri girmemiş. «Selam söyleyin» demiş ve o yağmurlu havada dönmüş gitmiş! Ertesi gün, kendisinden özür dilemek istedim.

- «Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi ve benimle altı ay dargın kaldı.”


5-Mehmet Âkif’in Bilim ve Teknik Anlayışı

Mehmet Âkif, çağın geliştiği bilim ve teknik seviyesinin aynen aktarılmasını ve ülkenin bu yüksek bilim ve teknik düzeyi içinde gelişmesini her vesile ile belirtiyordu. Bilim ve tekniğin kaynağının Batı olduğunu görmüştü. Özellikle Berlin Seyahati sırasındaki gözlemleri Osmanlı toplumunun bilim ve teknik yönünden ne denli geri kaldığını fark etmişti.
İkinci Meşrutiyetle birlikte hürriyetin ilanını her şeyin çâresi gibi gören geniş bir kitle vardı. Bu kitlenin umursamaz tavırlar içinde Batının teknik ve bilim düzeyine bigâne kalışını da hayretle seyretmekteydi. Halkı bu konuda tembel, cahil ve ilgisiz buluyordu.

Bu kitlenin mutlak surette bu konularda duyarlı davranması gerektiği fikrindeydi.
Safahat’ın birinci kitabında Köse İmam isimli şiirinde bu gözlemlerini dile getiriyordu:

Bu cehalet yürümez, asra bakın: asr-ı ulûm 
Başlasın terbiyeniz, ailelerden oğlum. 
Sâde hürriyet ilânı ile bir şey çıkmaz; 
Fikr-i hürriyeti halka hazmettiriniz biraz... 

Yine Fatih Kürsüsünde isimli bölümde cehaletin ülkeyi nasıl felaketlere sürüklediğini dile getirir. 

Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz; 
Bu derde çâre bulunmaz - ne olsa - mektebsiz; 
Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arab; 
Ne Çerkes’in, ne Lâz’ın var, bakın, elinde kitâb! 
Hülâsa milletin efrâdı bilgiden mahrûm. 
Unutmayın şunu lâkin : "Zaman : zamân-ı ulûm!" 

Verdiği öğütler içinde zaman zaman dünyanın ahvalini, zaman zaman gelişen tekniği ve bilimi esas alır. Cehaletin en büyük felâket olduğunu belirtir. 

Bir baksana gökler uyanık, yer uyanıktır. 
Dünya uyanıkken uyumak, maskaralıktır. 
Eyvah bu zilletlere sensin yine illet, 
Ey derd-i cehalet sana düşmekle bu millet, 
Bir hâle getirdin ki: Ne din kaldı, ne nâmûs, 
Ey sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbûs. 
Ey hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel 
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el. 
Ey millet uyan ! Cehline kurban gidiyorsun. 
“İslâm’ı da batsın” diye tutmuş yediyorsun. 
Allah’tan utan. Bâri bırak dini elinden. 
Gir leş gibi topraklara kendin gireceksen. 
Lâkin ne demek bizleri Allah ile iskât ? 
Allah’tan utanmak da olur ilm ile... Heyhat!


6-Meclis’te Mehmet Âkif

1920 yılının başında Mehmet Âkif Ankara’ya yapacağı seyahatini sadece damadı Ömer Rıza Doğrul ile yakın arkadaşı Eşref Edip Beylere haber verir. Kendileriyle bir sır tevdi eder gibi konuşur: 
“Artık burada duracak zaman değildir. Gidip çalışmak gerekir. Halkın bizim tarafımızdan aydınlatılmasına ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar... Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın...”
Ankara yolculuğuna oğlu Emin Beyle çıkar. Emin Beyin hatıralarında belirtildiği gibi trenden iner inmez doğru Meclis’in önüne gelirler. Bu sıra bir ziyarete gitmekte olan Mustafa kemal Paşa ile karşılaşırlar. Mustafa Kemal Paşa Mehmet Âkif’i görünce yaklaşır;
“Sizi bekliyordum efendim; tam zamanında geldiniz. Şimdi görüşmek mümkün olmayacak; ben size ziyarete gelirim."

Mehmet Âkif Ankara’ya gelince Hacı Bayram Camiinde va’za başlar. Milli Mücadeleye katkısı olabilecek şekilde bazı kentleri dolaşır ve o kentlerde vaazlar verir. Kuvâ-yımilliyenin bir İttihatçı hareketi olmadığını anlatır. Eğer vatanı kaybedersek gidecek yerimiz kalmayacağını söyler. Bu savaşın dine ve halifeye hiyanet için yapılmadığını anlatır. Aksine milli mücadelenin bir cihad olduğunu ve bu savaşa katılmanın dinen farz kılındığını aktarır.
O günlerde sözüne güvenilir en önemli İslâm büyüğü olarak Mehmet Âkif’in konuşmaları etkili olur. Burdur’dan milletvekili seçildiğini belirten mazbatasını alır. Meclis Burdur olarak mazbatayı kabul eder. Birkaç gün sonra Biga’dan mebus seçildiği haberi gelir. Meclis Biga mebusluğu mazbatasını da kabul eder. Ancak Âkif, Biga mebusluğundan istifa ederek Meclise Burdur mebusu olarak girer.
Âkif’in yaşamı bir devrin kutlu ve meşakkatli anatomisi diyebiliriz..Allah rahmet eylesin ve yazdığım bir şiirle sizleri selamlıyorum…

Mehmet Âkif Ersoy 

Hikmet idrâk ferman kudsi safahat 
Duygu aşk ızdırap gazelhan gibi 
“Bedrin arslanları” ne şuûr heyhât 
Öyle bir izâh ki cana can gibi 

“Şu Boğaz Harbi” hür kılavuzum 
“Çanakkale”, “Duâ”, “Hasbıhâl” lazım 
Öteye göz kırpan istikbâl bizim 
Âkif hem bir destan bir vatan gibi 

Edirnekapı’da melekler gezer 
Cezbeler uçuşur fâtiha yazar 
Bir veli yatıyor ey şanlı mezar 
Heybetli bir timsâl o bürhan gibi 

Fatih Kürsüsü ah Âkif'i görsem 
Diz çöküp derdine derdimi sersem 
Ulvi enginliğin vasfına ersem 
Süvari bekleyen küheylan gibi 

Nesiller horlanır âsım hislenir 
İffet kazanında yosma beslenir 
Frenkçe laklaklar lisân pislenir 
Sevda aşk gayesiz söz tufan gibi 

Bir mektep bir mabet terbiye asıl 
Helalden harama bilmem kaç fasıl 
Tebessümlerimiz sahte velhâsıl 
Yürekler efkârsız perişan gibi 

Yurdumuz yuvamız erkek ve dişi 
Sıyrıldı fıtrâttan kadın er kişi 
Çökerttik aileyi kırdık kirişi 
İzzetin bağrında hezeyan gibi 

Ve güneş doğudan doğdu doğacak 
Gözyaşı rahmeti yağdı yağacak 
Bu şiir vadisi beni boğacak 
Yolunda şâirlik vecd divân gibi 

Kaç şehit yeşili saklı hırkanda 
Öteye müjdeli âsım arkanda 
Ülkemin renkleri birdir ırkında 
Irklarda tefrika bir şeytan gibi 

Kime anlatsam ki kime sorayım 
Haşyetten esiyor gönül sarayım 
O’nun müjdesiyle O’na varayım 
İstiklal gürleyen bir umman gibi 

Âkif aşk ızdırap, Âkif çileli 
Peygamber aşığı bildim bileli 
Onu dertli eden namahrem eli 
Âkif vâdedilen heyecan gibi 

Âkif zor günlerin istikbâlidir 
Âkif bayrağımın renk renk alıdır 
Âkif aşk vuslatın gerçek hâlidir 
Cânân’a sığınmış fâtihân gibi 

Mateme gözlerim hep onu arar 
Âkif’te mâzimin ana rengi var 
Davası büyülü mavi yeşil mor 
Kuşatır ruhumu tâze kan gibi 

04.12.2005 Bursa
 

Ömer Ekinci Micingirt

Kripto Dinsizler Ve Anadolu 

Son üç asırdır sorgulama ve empati algılarını şirke/küfre memur etmiş, zihinsel mesuliyetlerini tağutların yalakalıklarına felsefe ve başka kuyruklu palavralarla ruhu zehirleyip kronikleşmiş bir mahlukat topluluğu oluşturmuşlardır.

Bu topluluk İslam düşmanı bütün ideolojilerin gönüllü şövalyeleri olmuşlardır ve kukla aydınlar vasıtasıyla vicdanları sızlatırcasına fütursuzca haysiyetsiz bir yaşam modeli için Anadolu topraklarda hep var olmuşlardır .

Velhasıl diyeceğim şu ki; bu burjuvayı mahluklar bazı değerleri kendi ideolojilerine yamayıp totaliter şekilde dokunulmaz heykelden tanrılar oluşturup Hitleri utandıracak derecede son üç asırdır milletimizin başına bela olmuşlardır. Bunların Cibali Babaları var mı bilemem ...

---------------------------

Firavun

Özlüyorum 
Gözümde bir damla kan 
Sultan Abdülhamid Hân 
Özlüyorum 

Gizliyorum 
Yokum insandan yana 
Umum İslam virane 
Gizliyorum 

Gözlüyorum 
Her gece perde perde 
Gazze öldü ilerde 
Gözlüyorum 

Sözlü yorum 
Girmişim cam kafese 
Eurovizyon ve Hadise 
Sözlü yorum 

Közlü yorum 
Olmert Barak ve Neron 
Hep Firavun hep Şaron 
Közlü yorum 

Ömer Ekinci Micingirt

-------------------------------------------------------------------------

Nikâhta Nikâhsızlık

Filozof edalı keşiş imama kulaklarımı tıkıyor, tüküresim geliyor nikâhın kürsüsüne... Zaptiye Nazır\’ı mübarek, geleneği linç etmiş izzet yerle yeksan. Bedbaht akşamların vicdanı geniş iltifatlarının kompleksi merasimleri..İlahi kasırgalardan korkuyorum !Endişe ürperti mevt mekânı işgal eden ilericilik budalalarında vesselâm .

Düğünler

Sıra sıra ard arda 
Mozart çalıyor barda 
Vicdan tutsak kenarda 
Saklanmış gidiyorum 

Damat simsiyah koyu 
Ak-kara anne dayı 
Sattım edep hayâyı 
Paklanmış gidiyorum 

Renk şekil perde perde 
Tufan koptu içerde 
Gelin kopmuş yerlerde 
Koklanmış gidiyorum 

Tören şölen ayinler 
Besmelesiz düğünler 
Zift bürünmüş beyinler 
Yoklanmış gidiyorum 

Duyur O’nu duyan yok 
Kükre şahlan isim tak 
Bir boşluk ki çoktan çok 
Çoklanmış gidiyorum 

İffet izzet sağırdı 
Alkışlar pek ağırdı 
Masa bana bağırdı 
Teklenmiş gidiyorum 

Hem şeytana ne gerek 
Saldık tümden düm tek tek 
Çifter çifter at eşek 
Eklenmiş gidiyorum 

Damat ve maskarası 
Tepişme aşk arası 
Takı öpüş parası
Taklanmış gidiyorum 

Sıradan birer birer 
Öpmek adetten meğer 
Şayet masumsa eğer 
Aklanmış gidiyorum 

Yığın yığın fırkalar 
İçimde bir korku var 
Papaz yok ya farkı var 
Farklanmış gidiyorum 

Gelin geldi yanıma 
Dedim Ömer tanıma 
Dokunuyor kanıma 
Haklanmış gidiyorum 

Ömer Ekinci Micingirt


 
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam22
Toplam Ziyaret348061