MAKALELER

Ahlak Zelzelesi

Suskunluğum çığlığım ve kaygım; temiz yaşayıp "iyi bir insandı" dedirtecek hoş sada bırakabilmek. Mevlâ samimiyet ve hakikatten ayırmasın.

Bir ömür secdeden başı kalkmasa bile; hak ve hakikat kaygısı olmayanlardan uzak durun. Hakikatsiz tarafgirler; gürültülü zihinsel hastaya dönüşüverirler. Hak ahlâktır ve İslam ahlâklıların dinidir.

Kişileri mübalağa, "dosdoğru" olun emrine muhalif; zihinsel hastalıktır. Şayet öksüze sığınak, yaşlıya damak, bebeklere hamak olabiliyorsanız insansınız. "Var"ı artıkça "ver"i azalanların akıbeti Salebe’ye dönüşür.

İnsan kalabilme; bütün kötülüklere karşı dur diyebilmek, risk alabilme erdemidir. Asrımızda maalesef İslâm âlimlerinin çoğunluğu ve İslâm ülkelerinin muktedirlerinin çoğu Siyonistlerle birlikte Kudüs’e çelme takmışlardır; Kudüs yüzüstü yatıyor.

Ahlâk zelzelesi geçiriyoruz; afet büyük, enkaz dehşetli vesselam.

Ahlâk

Ahlak hak taşıyan pek büyük gemi
Ahlakla çözersin tüm problemi
Ahlak fazilettir felsefesi “bir”
Ahlak amentüdür talimi tekbir

Ahlak her durumda gözyaşı edep
Ahlak kalpten kalbe rahmete sebep
Ahlak huzur salan tasavvufi bend
Ahlak Edebali Şamil Nakşıbend

Ahlak evrenseldir bütün dünyada
Ahlak yeryüzünde en büyük sâda
Ahlak hâl dilidir takvanın sesi
Ahlak nakşetmenin mücadelesi

Ahlak ayna olmak nefs denen sete
Ahlak yürüyüştür büyük davete
Ahlak yâr kapısı keşke de getir
Ahlak pişmanlıktır âhlak tevbedir

Ahlak fıtratıdır ehl-i imanın
Ahlak kıratıdır her müslümanın
Ahlak merhamettir vurgun şefkate
Ahlak hutbesidir bütün ümmete

Ahlak âmel ister insanlık turu
Ahlakın özüdür kulluk şuuru
Ahlak adalettir ve zulme settir
Ahlak ubudiyet âhlak sünnettir

Ahlak korku ümit denge ayetten
Ahlak salih amel kaçış gafletten
Ahlak kalbe miraç ruhun dirliği
Ahlak öze dönmek seferberliği

Ahlak lebbeyk sesi çağrı Mekke’de
Ahlak çay taşırken ölmek tekkede
Ahlak tevekküldür sabırlara sur
Ahlak zor zamanda sabır hamd şükür

Ahlak takva tacı hak yazan mısra
Ahlak istikamet yemin var asra
Ahlak tefekkürdür bugün yarınla
Ahlak insan kalmak akledip anla

Ahlâk emaneti Mevla’ya arzdır
Ahlak tadil erkân ilâhî farzdır
Ahlak insan kalmak bir ömür nettir
Ahlak aşk behçesi ahlak cennettir

Ömer Ekinci Micingirt



E r d e m Ç ı ğ l ı k l a r ı

Erdem inanç itikat ve muamelatın toplamıdır. Erdem kalbin berraklığı ve dilin inşirah akademisine dönüşümüdür, yahut ahlâk bulvarında yürüyüştür erdem. Erdem insaniyetin cehalete tokatıdır. Peki erdem nerede, gören duyan var mı?

Erdemlilik didişenleri değil; düşünenlerin libası,helâl rızkın tadını alın teriyle yoğuranların mizacıdır. Mübalağadan uzak, dosdoğru emrine amâde ; haysiyetli bir gayrettir.

Dini tezgahlarda pazarlayanlar; erdeme kör sağır ve dilsizdir ve erdem ciddi manada istikamet ve dindarlığı yaşayanların mahsulüdür.

M/izânsızlığın ölçüsünü müşahede etmeyenler erdemle kavgalıdır. Hiçbir dava mizân kaygısı yoksa erdemli olamaz. Hele akletmeyip, beynini kiraya verenlerin erdemi idrak edecek feraset beklemek ahmaklıktır.

Erdemsiz yığınlar toplumsal nezâket ve naifliği katletmişlerdir ve yalanlar üzerine bina edilmiş kahramanlıklar üretip; hakikatin şamarı suratlarına çarpılana kadar hafızaları gürültü çıkaran teneke parçası gibi çöplükten çöplüğe savrulurlar.

Bunlarla yaşayanlar ve dinlemek zorunda kalanlar ıstıraplanır dertlenir ve kendini yalnızlığın koynuna atar, buda erdeme acı verir.

Dolayısıyla konuşanları değil, susanları ve yalnızlığı dinlemek inşirah verir. Bu hakikatleri tespitte tevazu yapmak riyakârlıktır belki umursamazlıktır . Umursamazlık ise ahlâk aymazlığıdır.

Erdem gayreti unutmadan kadere rıza göstermenin adıdır, belki de nasip işidir vesselam.



BAYRAM VE BERAT

Cenab-ı Hak kul hakkı için "Benim yanıma her şey ile gelin affederim. Fakat kul hakkı ile gelmeyin, onu ben değil, kulum affeder. "

Hak tahrifatı yaptıysanız hakikat ensenizdedir, sizi terk etmez ve mazlumun berata açılan pencereleri var. Kul hakkı yiyenler, gasbedenler yemeğe vakit kalmadan hırslarıyla mevt olurlar, hırs musibettir.

Bayram berattir aczini ve ahdîni bilme ve yaşama şuurudur. Helallik erdemdir ve kul hakkı zillettir. Kul hakkı yıkımdır, yıkımların en büyüğüdür ve cinayettir.

Haksızlığa suskunluk, kötülüğe uşaklıktır ve kul hakkına riayet etmemek dehşetli bir çöküştür. Keşke nezâket letâfet ve adaletle gönüllülerin irşad olabileceğini bilebilseydik.

Vicdan fukaralarında; akıl ile kalp nefret fışkırtır ve kibrin köleliğinde hakkaniyeti ayaklar altına aldırır. İnsanlar ibadetlerinden ziyade; muamelatlarıyla beratlar alabilirler.

Kul hakkına dair en güzel misal üstad Sezai Karakoç ile diyanet reisimizin hac sohbeti.

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı iken Sezai Karakoç’u ziyarete gittim. ’Üstadım, Diyanet olarak sizi hacca davet ediyoruz.’ dedim. Sezai Bey, ’Bana hac henüz farz olmadı. Farz olduğu zaman giderim inşaAllah’ dedi.

Ben tekraren, ’Efendim, Diyanet olarak sizi biz hacca götürmek istiyoruz’ deyince ’Ben milletin parası ile hacca gitmem’ diye cevap verdi.

Bunun üzerine ben kendisine tekraren, ’Üstadım! Bu ümmeti bir Arafat manifestosundan niçin mahrum ediyorsunuz’ deyince Sezai Bey: ’Hoca! Arafat’a manifesto yazılmaya gidilmez, Vakfe’ye durmaya gidilir’ dedi.”

Bayram ve berat ancak Sezai Karakoç meşrepli zatların alabileceği müjdenin adıdır. Bildiğiniz gibi dalkavuklara, kiralık kalemlere; haysiyetli yaşamıyla sarsıcı bir şamar atan zatın adıdır Sezai Karakoç. Mekanı cennet olsun İnşAllah

Kul hakkına riâyet etmeyenlerlerin davaları heva; hasatları çürüktür. Allah celle celalühü muhafaza buyursun. Bayramımız beratımıza vesile olsun İnşAllah.

Ömer Ekinci Micingirt




V E B A Y R A M

Uzun zamandan sonra bu bayram bizim için tam bayram, babam ve annem(duâ pınarlarım) bir kez daha yan yana omuz omuza toplandık... Ve hep beraber hasret huşu ve huzur içinde tertemiz dupduru; kardeşler bacılar torunlar akrabalar köylüler komşular dostlar, babamın daire kapısının önünü her yaştan ayakkabılar şenlendiriyordu... Yıllardır ifade ve izah edemediğimiz acılar yüreklere kor, kalplere ateş ağu olmuştur.

Acıyı canı acıyan bilir. Canı hiç acımamış olan birine “Acıyı tarif et” demenin ahmaklık olduğunu geçte olsa anladık. Oysa aynı tarifi canı yanan ya da yanmış olan birine sorsanız tariflerin en güzelini yapar. İşte o acıyı yüreğinin değil vücudunun bütün zerrelerinde hissedenlere selâm olsun. Bildiğiniz gibi "sosyal medya" iyice hayatımıza yerleşti.

Özellikle zengin iftar sofraları bu ramazan riyakârlık fışkıran sofraları, şovmenler tarafından sosyal medyanın her platformunda paylaşıldı. Arsızlıkların ve açlıktan ölenlerin olduğu bir iklim de oruç tutmak, sabretmek duygusu sadece kalemime çığlık olabildi. Halbuki kalbin berraklığı dile sirayet eder; inşirah ışıldatır. Hakikatsiz tarafgirler; gürültülü zihinsel hastaya dönüştüler ve öfke renk ırk din bölge cinsiyet parti farkından da yansıyabilir.

Bu öfkenin asıl adı cehalettir ve cehalet ahlaksızlık akademisine dönüşür. Diğeceğim şu ki; son birkaç sene büyük bir sabır sınavından geçtik. Rabbim kazananlardan eylesin inşaallah. Amin... İslam ahlâklıların dinidir vesselam. Bayram mazlumlara kurtuluş, zalimlerin helak, Kudüs’e hürriyet ve ülkemize inşirah olâ inşAllah.
______________________________________________
"İslam ahlâklıların dinidir." [Micingirt]

Biz Sarıkamış’ız

Sarıkamış cennet kokar bu günlerde. Rabbin muştusu ile teselli bulur seyredenler on binlerce fidanı… Her biri Denizli\’den Erzurum\’a, Diyarbakır\’a, Urfa\’ya Anadolu\’nun ve Yemenin bir köşesinden gelmiş yalın ayak yazlık kıyafetle. Doğusu Batısı ile Türkü Kürdü ile birlikte hüznün diyârına… Milletimiz oynanan emperyalist oyunla karşı karşıya olduğu dönemdir bu dönem.Anadolu insanının, kadını erkeği ile vatanın üzerine kapandığı bir yaman iklim ve emperyalizme karşı bir haysiyetli duruştu Sarıkamış. Anadolu toprağı Sarıkamış’ta böyle yoğrulmuş Allahuekber Dağlarında böyle harman olmuş yiğitler... Şimdi ise ülkemizde yüreklerin ve şehitlerin ayağa kalkma zamandır.Ve ebediyen de ayaktalar onlar dimdik…Şehitler, Allahukber Dağlarında kutlu toprağa emanet edildiler. Rabbimiz mekânlarını cennet eylesin… Sarıkamış Mehmetçiğin her şart altında irade, cesaret ve disiplinden oluşan karakterini nasıl muhafaza ettiğini tarihe altın harflerle yazdığı bir semboldür.

Değerli hemşerilerim, gümüş tenli çam ağaçları, rengârenk tüllenen masmavi gökyüzü ve nergis bakışlı çocuklar ayazdan yüzleri güz patatesi gibi delikanlılar… Tıpkı bir mecnun misali bitimsiz bir sevda sarmalıyor gamzeli kız edasıyla her Sarıkamış ismi geçtiğinde içimden... Ne kadar sevda çekseniz azdır bu beyaz duvaklı süzülüp göklere uzanan tutkunun diyarına… Kar yağıyor ışıl ışıl Allahüekber Dağlarından. Kardelenler Firdevs bağı şehitlerin bağrında. Az ilerde bir ozan “Taze Gelin Zülüflerin Tarumar” diye bir türkü tutturmuş sanki hüznün ardında… Zirvede sis bir duman, fırtına esmeye başlıyor. Uğultulu rüzgârda hicranla yürüyor Bir elinde Al Bayrak yelken açmış yürüyor tarihin ahengiyle. Karşılıksız çıkarsız düşe kalka yürüyor. Kim yürümez ki şehidin armağanı o yamacın bağrında Itri gibi ses verir… Ve Şehitler Abidesi bir ulu çınar gibi…
Sarıkamış bir sevda onunla yatar onunla kalkar musikili yürekler. Kardeşlerim; Sarıkamış var olmanın sevinci, Sarıkamış bir tarih, Sarıkamış okşanacak, koklanacak büyülü bahçe. Her şehrin ruhu vardır mutlaka amma Sarıkamış’ın ruhu apayrı… Kış oldu mu gelin gibi süslenir, leyla mecnununa burdan seslenir, yeşil ormanından makber beslenir
ölümsüz ülkemde yâr Sarıkamış

Sarıkamış acılarla dolu manevi mirasımızdır. Çanakkale nasıl ki, İslam coğrafyasının en ücra köşesinde bir duyarlılık kaynağıdır, aynı şekilde Sarıkamış\’da duyarlılık kaynağımız ve asla göz ardı edemez. Şehitler bizim nurlu teberrüklerimizdir, oradaki ayaza karışan körpe fidanlara karşı sorumluluklarımız vardır ve Sarıkamış doğuda Türkiye\’nin hayati bir güvenlik siperidir. Sarıkamış adını duyduğumda beni bir matem sarar, gözyaşlarım dökülür gaipten sesler gelir, kör kağnılar gıcırdar ızdırap şarkısıyla… Tasalara bürünür gömülürüm sihirli ağıtlara…
Sonra ruhumu sarar efsunlu musikiler,içime bir sessizlik yayılır siner çileli gecelerime uzanır da uzanır doksan bin şehit uzunluğunda… Derken bir düşünce alır götürür beni Allahuekber dağlarına bulutlarla birlikte .Zaman durur, hayat durur, yaşlar donar ayazın kucağında,ayazın en kırak yerinde
duygularım kâh coşar kâh emekler. Sarıkamış âh Sarıkamış … şehitlerin mekânı hüzünlerin diyârı her tarafın bir destan bir destanın öyküsü, ateşin donduğu ölümün gülümsediği ölümün hayat bulduğu yer Sarıkamış.
Ses verir şehit kokulu dereler kar sularıyla, hû deyip akar her mevsim baharın kucağında
öt bülbül öt işte tam zamanı ötmenin, gülde burada gülistanda. Beyazın ikliminde şehitliğin her rengi. Konuş susmak yok, yanık sevda bu susmak yok konuş sen konuş sarıçam sen şu Merzifonlu Mehmet bak şuda Şırnaklı Hasan; nasıl da yakışmışlar yan yana ve sırt sırta …

Utansın Gabar dağı utansın Cûdi, Utansın Cizre’de ülkeme kuyu kazanlar, utansın Sarıkamış’ta şehit torunlarını kalleşçe şehit edenler ; Kürt Türk alevi sünni Laz Çerkez “biz Sarıkamış’ız” ya siz!..
Bir Sarıkamışlı olarak ve Sarıkamış faciasını yaşayan bir milletin evladı olarak bundan ders çıkarmak zaruridir diyor ve mübarek makama erişen şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyor saygılar sunuyorum…

Sarıkamış Şehitleri

Gelinlik giyinmiş körpe kız gibi
Karlara serildi Sarıkamış’ta
Mevsimler ağlaştı gece buz gibi
Şafaklar gerildi Sarıkamış’ta

Mehmet’im çarıksız Yemen’den geldi
Şahâdet gürledi sonsuzu deldi
Gök mavi yer beyaz kefeni aldı
Ak yaşlar nar oldu Sarıkamış’ta

Yıldızlar ağlaştı bulutlar indi
Yokluklar yok oldu varlık silindi
Namlular yırtıldı taşlar delindi
Bir tarih yarıldı Sarıkamış’ta

Izdırap çilekeş dereleri kar
Dikenli tabyadan esiyor rüzgâr
Susun! Şehidimin söyleşisi var
Bâsiret kör oldu Sarıkamış’ta

Küfrün azgın devri mağmaydı vatan
Ölüm çığlıkları amansız meydan
Ferhat’ın çığlığı seni anlatan
İrâde buruldu Sarıkamış’ta

Vuslat harekât der müjdeyi bekler
Ağlaştı mevcudat ve de melekler
Hoşaftı menusu yağsız yemekler
Öğünler bir oldu Sarıkamış’ta

Yaram çok ağırdır çıban çok derin
Apansız çıyanı dipsiz çemberin
Cilvesidir lâkin buda kaderin
Silahsız vuruldu Sarıkamış’ta

Beyaz uykudaydı koca bir ordu
Dağ taş susuyorken komutan sordu
Mekân konuşuyor beden mosmordu
Pâk beden mor oldu Sarıkamış’ta

Çığlık yığınağı doksan bin fidan
Şavkı göğe vurdu süzülmüş yatan
Balkanlar Kafkasya Şırnak Ardahan
Şehitler soruldu Sarıkamış’ta

Şehit bu tarifi gelmez dilime
Ziyâsı izâhsız altın kelime
Vefâdâr ses verir cümle âleme
Âşıklar var oldu Sarıkamış’ta

Kutsal pervanesi o gün niyetin
Mehmet’te doğuşu samimiyetin
Övülmüş milleti sen ki ümmetin
Zor nizâm kuruldu Sarıkamış’ta

Şüheda vâdisi ne büyük mâna
Sırt sırtta diz dize yatar yan yana
Âsımdan emânet bu toprak sana
Pir Mehmet pir oldu Sarıkamış’ta

Sarıkamış dinle tarih seslenir
Mâziyle beklenen renkler hislenir
Kan-ter yudumlayan ruhlar süslenir
Emr-i Hak verildi Sarıkamış’ta

Ne çok şey anlatır bir mezar taşı
İmânla beslenir Hakk’ın savaşı
Şâirin efkârı birkaç gözyaşı
Islanıp kar oldu Sarıkamış’ta

Şehitler ölmez hây! Şehit her yerde
Ve onlar gittiler yüce seferde
Bak Ömer rikkatle bak perde perde
Cennete girildi Sarıkamış’ta
Ömer Ekinci Micingirt

Çanakkale’ye

Yolcuyuz yolcusuyuz ve misafiriz
Yol varmaya sebep, arayış kavuşmanın koşturmacası ve durmadan duramadan yürüyoruz. Bu günkü yürüyüşte Çanakkale’ye...

Dünya kuruldu kurulalı hayır ile şer, Hak ile batıl savaş halinde. Asırlar boyu inkârcılar, vicdan ve insanlığı çiğnemişler, Müslümanların uğradığı ve uğramakta olduğu felaketler hemen yanı başımızda kalpleri sızlatıyor. İmanın kalpte yaşanması bir korun elde tutulmasından zor. Allah\’ın cc rızasına ulaşma, korkunun umuda çaresizliğin çareye dönüşmesi gerek. Buda yeniden diriliş ahlak ve yüce idealli gençliğin kazanılmasıyla gerçek fetihlere olabilir
Ecdadımızın mazideki o yüksek ahlakının özlemi içindeyiz.

Tarihimizde bazı hadiseler vardır ki, bunlar kulaktan dolma bilgilerle geçiştirilemez. İstanbul\’un Fethi – Çanakkale Savaşı Sarıkamış sebep ve sonuçları itibariyle, özünü ve ruhunu yakalamakta her aklıselime büyük görevler düşmektedir.

Ve en önemlisi hayatımızın istikamet bekçiliğini yapabilmek “mübarek” ve “kutsal” bir görev, sonsuza yolculuktur. Rastgele...


Terör

Terörün dini ırkı yok sözüne eyvallah,ancak benim itirazım var "dini ve ırkı tek olan bir millet" terör örgütleri üretimi merkezi olup özellikle hassasiyeti Müslüman öldürmek üzerine kuruludur. Arada iz kaybettirmek için başka din mensuplarına saldırı olsa bile gerçekte aldatılmış yada satılmış sözde Müslümanlardan devşirilerek islamı terör örgütü gibi gösterip hep Müslüman öldüren ve isminede İslami terör örgütü... Siz hiç İşid militanlarının İsrail\’i rahatsız edecek davranışlarına rastladınız mı?Bunu hüsnüniyetle bakan ferasetli her insan görebilir.
Elbette Israil\’de masum Yahudiler için sözümüz yok...
Dünyanın ruh dengesini iğdiş eden tüm yiyeceklerin ve bitkilerin kimyasını bozan savaşların müsebbibi ülke tereddütsüz İsrail merkezli Siyonistlerin kontrolsüz hâkimiyetidir...

Siz Hiç Ay Işığında Ağladınız mı

Siz hiç anne oldunuz mu Filistin’de
Buldozerler çeyiz sandığı ve baykuşlar
Ya kucağınızda körpecik Mahmut
Kıpkızıl kan ve şarapnel parçası
Ve gece üç
Siz hiç ağladınız mı ay ışığında

Peki, siz Gazze’de ya Gazze’de
Üç aylık bebek bir nine
Çıldırdı mı hiç çırılçıplak yavuklun
Sarsılınca yer gök, iffet tarumar
Siz hiç ağladınız mı ay ışığında
Peki siz hiç Beyrut’ta
Beyrut’ta tarla gördünüz mü
Cesetlerle ekili gül verdiniz mi
Sessizce, çiğnemeden
Ve sordunuz mu soracak kimse yokken
Siz hiç ağladınız mı ay ışığında

Sahi sizin hiç Ebu Gureyb de
Boğazınıza urgan atıldı mı
Sürüklenerek sırtlanların ininde
Öldürün beni piçim var dedi mi
Zulmetin bağrında Iraklı nur
Siz hiç ay ışığında ağladınız mı

Seyrettiniz mi sırça köşkünüzden
Cam fanusta kan kokan misketleri
Düşündünüz mü davayı ve sarsılan vuslatı
Yüzünüzü zift bürümeden
Titredi mi soluğunuz ürperdi mi vicdanınız
Seherde sadece birkaç gece birkaç kez
Yatağından fırlayıp gecenin kör vaktinde
Karanlık yırtılırken hây
Sahi siz hiç ay ışığında ağladınız mı

Peki siz hiç düşündünüz mü
Bir akşamüstü muhteşem maziyi acı acı
Ve şimdi ve şimdi ölüden de betersin
Çoraklaşmış ufkunla tasasız ve vefasız
Garbın karanlık ve iğrenç tuzağını hazmetmekte
Yetmez mi bu kadar zillet! Nefsinin gölgesinde

Gelin ne oldu size, ey eşsiz millet
Gelin kurban olayım ümitsizlik yok hâşâ
Yeniden şahlanalım gözyaşına bürünüp
Hakka eşik olalım Rabbe âşık olalım
Ağlamasın Vaad’ler bayram etsin Mahmutlar
Kararmasın şakaklar coşsun mazi yeniden
Coşsun sevdalı gözler meltemler estirelim
Akın akın yetişsin tekrar beyaz atlılar
Sen çileli yiğit hislerine ne oldu
Ümit korku pür edep alev alev gözyaşım
Duygularım kördüğüm,utandım gözyaşımdan hây

Siz hiç ay ışığında ağladınız mı
Siz hiç ay ışığında ağla”ma”dınız!

Ömer Ekinci Micingirt


Dadaş

Dadaş denilince ben hemen her nedense Muhammed Lütfi Efendi Hz ve o ruh içimde tüllenir. İnsan eğiten eğittiği halleri şahsında taşıyan eğitimin büyük şahsiyeti bahsettiğim mübârek insan… Karakter davranışlarıyla yazdıkları ve yaşadıklarıyla kendine has tatlı üslubuyla bambaşka bir klavuz ve Allah dostu böyle insanlar o kadar az ki Empati; yâni insanlara sevgi ile yaklaşan dine mesafeli olan hemşerilerim bile o mübareği çok sevmişlerdir. Galiba bunun için şahsın kendine münhasır bir takım özellikleri ve güzellikleri mevcut.

Değerli hemşerilerim ben kardeşiniz Ömer Ekinci Micingirt Kars Sarıkamış Micingirt köyünde doğdum ve Micingirt Köyü on yıllar önce Hasankale’ye bağlıymış ki sonradan Kars’a bağlanmış ve babamlar Hasankale yani Erzurumlu ben ise Sarıkamışlı yani Karslı olmuşum…Tabiki bölgesel ayrımcılık ırkçılık gibidir bu manâda bir farkı yok ve asla ayırmam bu iki ilimizi ancak ben nedendir bilmem Erzurum’da daha çok kendimi buluyorum ve dolayısıyla bende bir dadaşım diyebiliyorum kendime. İnsanın hem fiziki hem manevi olarak kendine nasıl hisseder ve yaşarsa odur. Enâniyet yapmadan inşallah şahsımı bırakıp tekrar asıl konumuza dönelim.

Dadaş olmak yorucu ve zor iştir ve Muhammet Lütfi davranışı taşımaktır dadaşlık. Dadaşlık başkası için yaşamaktır ve her yönüyle kendimizi karşımızdakinin yerine koymak; olaylara öyle bakmak, yani empati yapmak. Bana dadaş ne demek derseniz dadaş Takva, dadaş samimiyet, dadaş cesurluk, dadaş taş atana gül atan ve kısaca takva süvarisi olmaktır dadaşlık…

Işıltılı yasakları, terk zifiri gecelerde gözyaşı ve gözleri kapadığında madde ötesine yelken açmanın adıdır dadaş olmak Her şeye rağmen gerçeği tespitte harcamak zamanı , dudağa yapıştırarak tefekkür yudumlarken hiç olmaktır dadaşlık hiç! Çalışmak, yatağa baş koyunca hesabı sağlam yapmak yıkmak nefsin heykellerini Teker teker… Çilenin doruğunda şükrü unutmadan yol almak zincirleri kırmaktır samimiyettir dadaşlık samimiyet… Yârin uğruna nakış nakış sükût örmek dadaşlık tebessümle zamanın imbiğine… Derilere nasır saçlara kar yağdırmaktır usul usul derinden, bazen bir sarhoş gibi uyanık bazen tespih gibi efsunlu ezgisidir yiğitliğin ,mertliğin insanlığın,İslam’ın semeresi cennetin meyvesi ve aşkın göz bebeği olmaktır belki…

Liyakattır teslimiyettir dadaş olmak seslenişi idrâk mantığa takılmadan sıdk ile inanmak ümitle unutmadan… Emânete sadakat, mesuliyeti fark etmek gerçeğe ermektir tevazuyu kucaklayıp taş gibi çözülmeden güven veren üslupla . Nefse kement vurmaktır tıpkı Bilal gibi çileli ve hüzünlü sırra vakıf zevke uzak çileye yakın Hamza\’nın kahramanlığı gibidir dadaşlık Hamza\’nın kahramanlığı!

Âbide şahsiyetler çıkarmaktır her devirde asrın bağrına… Dadaşlık Edirne Tabyalarında Rüştü Paşa, bazen Nene Hatun, belki Emrah, Reyhâni bazen de kulaklarımıza ve gönlümüze bir başka ahenk katan Raci Alkır, Mükerrem Kemertaş, olmaktır dadaş olmak… Türk tarihine bakıldığı zaman, nesilleri için sunulabilecek kahramanları ve evliyaları bulunan ve önde gelen yöremizdir Erzurum ve yaşayan dadaşları…

Değerli dostlar tabi ben dadaş nedir izah etmeye çalışırken tüm kahraman abide şahsiyetleri sıralamadan birkaç örnekle izah etmeye çalıştım, dadaşları tanımak isteyen Erzurum Tarihini okuması şarttır… Son olarak şunu diyorum ki dadaş her attığı adımda önderi, rehberi örnek aldığı tek kapı varsa oda Allah Rasulü’dür. Tüm dadaşları saygıyla selamlıyor ve konuyla ilgili şiirlerimle saygılar sunuyorum.


Memed’e Sitem

Ülkemizde ve tüm insanlıkta en önemlisi de kendi çevremizde sevgi, kardeşlik, birlik ve beraberlik ırk renk dil ayrımı yapmadan kardeşliğin tesisi fakir ve yoksulların düşünülmesi, nefsin kötü arzularına gem vurulması, akrabaların, komşuların, eş ve dostun her daim ziyaret edilmesi, öksüz ve yetimlerin sevindirilmesi, her türlü sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın sağlanması; Allah’ın (cc) aff ve mağfiretinin, bağışlamasının umulduğu olumlu davranış ve yaklaşımlardır

Toplumda ayrılıkları kin nefreti yok edip kardeşliği tesis ve tespit için tüm gayretlerimizi sarf etmek, haklarını gözetmek, ıslahı için yardımcı olmak ve ülkemizin düşmanlarına fırsat vermeden gençliğin geleceğe ümitle bakmalarına katkıda bulunmak hem dini, hem de insani bir görevdir Peygamber efendimiz; “insanlığın en hayırlısı insanlığa hizmet eden, faydalı olandır” Buyurarak bu önemli görevi hatırlatmıştır..

Bu sebeple ülkemizde huzur, barış, sevgi ve güven ortamı ancak; yardımlaşma ve dayanışmayla sağlanabilir Cenab-ı Hak “…iyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve haddi aşmakta yardımlaşmayın” Buyurmakta ve müminleri karşılıklı yardımlaşma konusunda uyarmaktadır Peygamber Efendimiz : “Müminler birbirini sevmekte ve birbirine merhamet etmekte, bir bedenin uzuvları gibidirler bedenin herhangi bir uzvu rahatsız olursa, diğer bütün uzuvları da rahatsız olur” İfadesiyle kaynaşma ve dayanışmanın önemine işaret etmiştir. Dinimiz; yakın çevreden başlayıp, bütün insanlığı içine alan bir yardımlaşma ve dayanışma anlayışını zorunlu kılar Hak Teala Kur’an-ı Kerimde; “Şüphesiz Allah adaleti, adil olmayı, insanlara iyilikte, ihsanda bulunmayı, akrabaya, yakınlara bakmayı emreder Hayasızlığı, fenalığı, azgınlığı yasaklar, …” Buyurmaktadır ki biz bunu her cuma hutbeden dinleriz...

insanlar sırasıyla önce anne ve babasın karşı saygılı olur sonra ailenin diğer fertlerine, akrabalarına, komşularına; hatta tüm insanlığa karşı vazifelerini yerine getirir, iyilik, ihsan ve ikramda bulunur Bu konuda sevgili Peygamberimiz; “Cennetin güzel kokusu, bin yıllık mesafeden alınır ve anne ve babasına isyan edenlerle akrabalarıyla münasebeti kesenler bu kokuyu alamazlar” ( Hadis-İ Şerif ) buyurmuş, terk edenlere de büyük tehlikeyi haber vermiştir ki tüm insanlar aslında Adem dedemizin torunları yani akraba...

Ülkemizde tüm renkler arasındaki sevgi, saygı ve dostluk bağlarının güçlenmesi, vatan bayrak ezan ve ülke sevgisi yaşam kardeşliği vatan bütünlüğü fikri bağlarının tam anlamıyla yerleşmesiyle rahat ve huzur insanca yaşam mücadelesi zafere ulaşacaktır...
Oğlum Muhammed (Memed) için yazdığım hattı zatında tüm Mehmetlere Hasanlara Alilere yani gençliğimize ithâf ettiğim şiirimle saygılar sunuyorum..

Ama Yalnızım

Kalabalıklar içinde nasıl yansızlaştığını hiç acı acı yudumluyor musunuz? Toplumdaki asık yüzlerin çokluğunu fark ettiniz mi. Ardı arkası kesilmeyen ölüm gasp trafik kazası hapis çete… Peki, bu yalnız kalabalıkta ömrün nasıl ışık hızında tükendiğin farkında mısınız? Ben unutuyorum bazen kendimi ve savruluyorum adeta bir lodosa kapılan teneke parçası gibi gürültü çıkara çıkara. Farkında bile değilim muhteşem senfoni ve ihtişamlı orkestranın verdiği nağmeden. Sadece hüzünleniyorum dörtlüklere gizlenerek

Sar beni sıkıca sar sadık dostum
Çileli davamın dermanı hüzün
Dövündüm yıllarca yaş döktüm sustum
İhlâssız duamın gümanı hüzün

Dökülüyorum yaprak yaprak düşündükçe kavruluyorum. Ne bir taş olabiliyorum bir sokak çocuğunun sığınacağı yuvanın temeline, nede bir damla yaş olabiliyorum merhametin kucağında. Dökülüyorum sessizce kavruluyorum.

Çürüdüm kavruldum sessiz derinden
Söküldü ciğerim koptu yerinden
Sonsuzluk bestesi eser serinden
Bu garip avamın âmânı hüzün
Şakağımda husumet kaçıyorum kendimden. Nereye ve ne zamana dek sürecek? İki yüzlü bir koşturmaca ki hedefi belirsiz sanki….Muhteremler ya siz,siz neler düşündünüz şu anda?Ben bu anlattıklarınızda yokum tuzum kuru diyorsanız eyvallah.

O günü beklerim o gün nevbahar
Sultanlık o günde o gün var bahar
Kupkuru sapsarı çehrem sonbahar
Ve eşsiz davamın zamanı hüzün...

Sessiz yığınların yalnızlığını ,kuru kalabalıkların arsızlığını,kalemşorların tutarsızlığını ve Anadolu kokan mert yüreklerin sahipsizliğini hiç fark ettiniz mi? Saygılar sunuyorum.


Mevlana Hz. Türk! Peki Mesnevi Neden Türkçe Değil?

Değerli hemşehrilerim, Mevlana Hazretlerini yazdığı eserlerin dilinden dolayı eleştiren hatta küçümseyen ve hakarete varan yazılar okuyoruz bu günlerde. Ben bu büyük insanı eleştirenlere insafa davet ediyor ve bu konuda sizleri bilgilendirmeye çalışacağım.
Mevlana Hz. Tasavvuf Yolunun İlâhî Mürşididir Ve Türk Milletinin Tartışılmaz değerlerindendir

Orta Asya’nın Türkistan ve Horasan bölgelerinde yaşayan halkın büyük bir kısmı Türk’tür. Bunların ana dili Türkçe’dir. Bugün dahi, Azerbaycan’dan doğuda Çin Seddi’ne kadar bütün bir Orta Asya’yı içine alan geniş bölgelerde, hiçbir engelle karşılaşmadan rahatça Türkçe konuşabilir, Türkçeyi değişik lehçeleriyle her yerde kullanılırken görebilirsiniz. Bu bölgede Oğuz Türklerinin, XI. Yüzyılın başlarında kurdukları Büyük Selçuklu Devleti, kısa zamanda gelişip yayılmış. Türk dili de geniş ve yaygın Türk topluluklarının dili olarak tarihi seyrini sürdürmüştür. Büyük Selçuklu Devletinin Horasan, İran, Suriye ve Anadolu Selçukluları adıyla dört kola ayrılmasından sonra da durum değişmemiş. Türkçe, Arap ve Fars dillerinin kuvvetli baskısı altında, varlığını geniş halk yığınları, aşiret ve boylar arasında koruyabilmiştir.

Türklerin çoğunlukta olduğu ve Parsların çok az sızabildikleri Orta Asya’nın Türkistan ve Horasan bölgesinin ünlü kültür merkezi Belh şehrinde dünyaya gelen ve pek genç yaşlarında Baha Veled’le birlikte Anadolu’ya göçen, yine bir kültür merkezi Konya şehrine yerleşen Mevlâna Celâledin’in ana dili; soyca sopca Türk oluşuyla da şüphesiz Türkçe’dir, aksini düşünmek, biraz tarihi, tarihin seyrini, Mevlâna’nın doğduğu bölgenin etnik karakterini bilmemek olur. Ne var ki, İslâm dininin etkisi ve İslâm halifesinin İslâm devletleri üzerindeki manevi nüfusu ile Arapça devlet diline hâkimdir. Resmi yazışmalar, fermanlar, beratlar, vakfiyeler, kitabeler Arapça ile yazılmakta medresede Arapça okunulmakta öğretilmektedir. Bunun yanıbaşında Farsça, işlenmiş bir dil olarak tasavvufa ve edebiyata girmiş, kültürlü ve entelektüel tabakanın bilmesi, okuması, yazması gereken bir dil olmuştur. Mevlâna da daha tahsil çağının eşiğinde bu iki dille karşılaşmış, babasından ve hocalarından Arapça ve Farsça’yı öğrenmiş, bu dillerde yazılan eserleri okumuştur. Anadolu’nun Selçuklular eliyle Türkleşmesinden sonra, kalabalık bir Rum halkının oturduğu bölgelere, aralıksız Türk akınları olmuş, Orta Asya’dan getirilen veya Moğol akınlarının şerrinden kurtulmak için kendi arzuları ile göçen Oğuz Türkleri yer yer Anadolu’ya yerleşmiş bu aşiretler Anadolu’da köyler, kasabalar kurmuş, kısa zamanda yerli halkı aralarında eritmiş, İslâmlaştırmış veya onları azınlık durumuna düşürmüşlerdir. Böyle bir ortamda Mevlâna ana dili olan Türkçe ile Konyalı müritlerine seslenirken, azınlıklarla da ilişiğini kesmemiş, Rumcayı öğrenmiş, hatta Rumca şiirler söylemiştir. Evinde, ailesi ve çocuklarıyla, halkla günlük konuşmalarında, vaazlarında Türkçe konuşan Mevlâna, eserlerini devrinin icabı alarak Farsça, bazılarını da Arapça yazmış, yazdırmıştır.

Mevlana’nın eserlerindeki Farsçanın, bir Anadolu Farsçası olduğu, Mevlâna’nın bu dili sonradan öğrendiği üzerinde bilginler, zaman zaman durmuşlardır. Bunlar arasında yer yer Türkçe şiirleri. Türkçe beyit ve ibareleri vardır. Bunlara Divan-ı Kebir ve Mesnevi adlı eserlerinde rastlanır. Bu konuda Martinovitz, Saleman, Veled Çelebi İzbudak, M.Şerafeddin Yaltkaya. Mecdud Mansuroğlu gibi bilginler geniş araştırmalar yapmışlardır. Tarihçi Necip Asım’a göre, Mevlana`nın Türkçesi, daha çok Kıpçak Türkcesi`ne, Mansuroğlu`na göre de Oğuz lehçesiyle veya onların yakın şiveleriyle konuşan Türk kabilelerinin şivelerine benzemektedir.
Mevlâna Mesnevi’sinde, “Amaç, armağan, aş, götürü, kışlak, yaylak, konuk, sınır, Tanrı, töre, ulak, yasa, yurt” gibi öz Türkçe kelimeleri ustalıkla kullandığı gibi,Divan-ı Kebîrinde; Okçulardır gözleri Hoş nişandır kaşlar; Öldürür yüz suvari Kimdir ol Alparslan. Veya "Şems" mahlası ile bastan başa Türkçe, 22 beyittik bir gazelinde:

"O! kim gide uzak yola gerek azık ala bile Almaz ise yolda kala. İrmeye hergiz menzile" şeklinde öz Türkçe şiirler söylemiştir.
Mevlâna bir sanatçı, bir şair, hatta çok kere söylendiği gibi bir filozof değil, gerçek bir sûfidir. Sonsuz bir âşk ve coşkun bir âşk ve coşkun bir vecdle tasavvuf yolunda ilâhî mürşittir. Fikir ve düşüncelerini öğretmek için çevresinden, günlük olaylardan, okuduğu, kitaplardan, dinlediği hikâyelerden faydalanmış, örnekler vermiş, ele aldığı konulan, ayet ve hadislere bağlamış, Türk Atasözleri ve tabirleriyle bezemiştir. O`nun eserlerinde:

”Ateş olmayan yerde duman tütmez”, “Ağlamayan çocuğa meme vermezler”, “Ne ekersen onu biçersin”, “Vakitsiz öten horozun başını keserler”, “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy”, “Yıkık köyden haraç alınmaz”… vs. bugün de atasözlerimiz arasında yaşayan, öz be öz yüzlerce Türk atasözü yer yer serpiştirilmiştir. Yine eserlerinde, halk tabirleri, Türk gelenekleri, örfleri, inançtan ile ilgili pek çok konulara geniş yer verilmiştir. Bütün bunlar incelenmeden, Mevlâna, eserlerini Farsça yazdı diye, onu bu dillerle konuşan milletlere mâl etmek ilmî gerçeklere uymaz yanlış olur. Ya da Türk düşmanı gösterecek kadar ileri gitmek hele hiç ağza alınmayacak iftiralar ki bunların bilinçli yapılırsa Allah korusun ağır vebal alacağı aşikardır... Evet, Mevlana bir Allah dostudur. Allah dostlarına dil uzatmanın manevi cezası ise ağırdır... Bu konuda hırsımızla değil aklımızla konuşalım...

Mevlâna; Türk Milletinin bütün bir insanlığa yayılan ölümsüz armağanıdır.
Sözlerimizi Mevlana’nın rubâî’si ile bağlamak istiyorum...
"Yabancı bellemeyin, ben de bu ildenim."
"Sizin ocağınızda kendi ocağımı arıyorum"
"Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim." "Hindu soyuyorsam da. gerçekte aslım Türk’tür benim.."buyurmuştur..HEM TÜRK OLMASA NE FARK EDER Kİ O YİNE MEVLANA
Mevlana’ya Hz. Allah(c.c) rahmet eylesin. Bizleri de aslımıza uygun tarihimize yakışır bir şekilde millet olarak yeniden diriliş nasip eylesin... Bir şiirimle saygılar sunuyorum..

Şebi Arûs

Mevlana\’nın izindeyim
Ben hep barış yazacağım
Dağa taşa kurda kuşa
Karış karış yazacağım

Dünya ukba gündüz gece
Onda gizli sır bilmece
Kalpten kalbe bin bir hece
Beste beste dizeceğim

Şems sönmeyen meş’aledir
Aşk içinde aşk iledir
Hak yolunda aşk çiledir
Yana yana gezeceğim

Hikmet dolu sonsuz rahmet
Hoşgörü yâr istikamet
Mecusi’de gelir elbet
Pırıl pırıl süzeceğim

Mutasavvıf devr-i zaman
Büyük divan, büyük ferman
Uyan deli gönlüm, uyan
Döne döne ezeceğim

Devrildi put, çözüldü haç
Gel diyor gel, gönlünü aç
Dünya ona, ona muhtaç
Renk renk göğe kazacağım

Pirim sensin rehberim sen
“Fîhi Mâ Fih” desen desen
İlham aldım eserinden
Şerha şerha çözeceğim

Şeb-i Arûs derûn-i ses
Ben sen o biz bütün herkes
Bencil nefsim feryadı kes
Serin serin yüzeceğim

Ömer Ekinci Micingirt



Bayrak Size Ne İfâde Eder

Bayrak bir milletin varliginin ve bagimsizliginin sembolü, tarihinin hatirasidir. Degeri; pamuk, atlas ve ipekten yapilmasina bagli olmayıp, temsil ettigi milletin kiymeti ile ölçülür. Devletin hakimiyetini, bagimsizligini ve serefini temsil ettigi için bayraga saygi gösterilir. Çok eski zamanlarda kurulan devletler ve kavimler, bayrak veya bayraga benzeyen semboller kullandilar. Islam tarihinde ise hicretin birinci yilindan itibaren bayrak kullanilmaya baslandi.

Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hicretin birinci senesinde Sam\’dan dönmekte olan Kureys kervanina karsi gönderdigi hazret-i Hamza komutasindaki otuz kisilik kuvvete bayrak seklindeki sembolü ilk defa kendi elleriyle bir mizragin ucuna beyaz bir bez baglayarak askerlerden Ebü Mersed\’in eline verdi. Liva-ül-Beyda ismiyle anilan bu bayrak, Hayber gazasina kadar kullanildi. Hayber\’den sonra Raye denilen siyah bir bayrak kullanildi. Dört halîfe devri, Emevîler, Abbasîler, Endülüs Emevîleri zamanlarinda da çesitli renk ve sekilde bayraklar kullanildi.

Türklerin ilk kullandiklari bayrağın rengi ve sekli hakkında kesin bir malumat yoktur. Ancak Orta Asya tarihi hakkindaki bilgilere dayanarak Islamiyet\’ten önceki Türklerde Tug adi verilen bayrak veya sembollerin kullanildigi bir gerçektir. Siyahtan kirmiziya kadar; mavi, sari, yesit, beyaz gibi çesitli renklerde semboller kullanmis olan eski Türkler, bir mizragin ucuna bagladiklari, umumiyetle ipekten yapilmis bu alametlere batrak, badruk, bayrak gibi isimler verdiler. Dokuzuncu asirdan Itibaren kitleler halinde müslümanligi kabul eden Türkler de çesitli bayraklar kullandilar. Bu bayraktaki en büyük özellik, Islamî motif ve unsurlarin ön plana geçmesiyle birlikte, millî motif ve sembollere de yer verilmesi idi.
Ilk müslüman Türk devletlerinden olan Gaznelilerin bayraklarinda, yesil zemin üzerinde beyaz hilal ve kus resimleri vardi.

Karahanlilarin bayraklarinda al renk üzerinde dokuz tug resmi bulunuyordu. Diger müslüman Türk devletleri de çesitli renk ve sekilde bayraklar kullandilar. Büyük Selçuklu Devleti\’nin ilk yillarinda mavi zemin üstüne beyaz çift kartal sembolü ve siyah çizgili gerilmis yay ve ok resimleri varken, daha sonra siyah renkli bayrak kullandilar. Bu bayrak Anadolu Selçuklulari tarafindan da benimsenmisti. Selçuklularda hanedan rengi olarak kabul edilen al renkti bayraklar da vardi. Haçli seferlerine kahramanca gögüs geren Selahaddîn-I Eyyübî\’nin bayragi san renkli olup, üzerinde hilal bulunuyordu. Bu sekil hem bu devletin bayragi, hem de Avrupalilar tarafindan Islamiyetin sembolü olarak kabul edilmistir.

Osmanlilar zamaninda da çesitli renk ve sekillerde bayraklar kullanildi. Osmanlilarda bayrak; padisahi, dolayisiyle devleti temsil ederdi. Zira padisah, devleti temsil etmekteydi Padisah bayrak ve sancaklarim, Emîr-i Alem denilen pasa Ile bunun maiyyetindeki saltanat sancaklanyla mehterhane takimim ihtiva eden bölükler tasirdi. Ayrica her ocagin, her birligin hatta her ortanin (taburun) ayri sancagi vardi. Sancaklar da çesitli renklerde kullanilmistir. Yesil ve kirmizi renklerin hakim oldugu bayrak ve sancaklarda, Osmanogullarinin hanedan rengi kirmizi daha dogrusu al idi. Al renk, dogrudan dogruya Osmanogullarini Isaret ederdi. Sultanlar yani padisah kizlari bile beyaz renkte degil al renkte gelinlik giyerlerdi. Padisahin yorgani, çarsafi, yastigi al renkteydi.

Al renk esasinda Selçuklularda da hanedan rengi olarak kabul ediliyordu. Osmanogullari, Selçukogullarinin mesru varisleri olarak bu rengi devralmislardir. Bu husus al renge tamamen bir millî karakter vermistir ki, bugün de devam etmektedir. Selçuklular da bu rengi selefleri olan Karahanlilardan almislardi. Kirmiziyi süsleyen ayin mensei ise destanlar dönemine kadar dayanir. Yildiz ise daha sonraki devirlerde konulmustur. Osmanlilarin ilk bayragi, Anadolu Selçuklu hükümdari Giyaseddîn Mes\’üd tarafindan Osman Bey\’e gönderilen hediyeler arasindaki beyaz renkli bayrak idi. On dördüncü asirdan itibaren çesitli renk ve sekilde bayraklar kullanildi.

Kamüs-ül-a\’lam\’da bildirildigine göre, Osmanli sancaginin rengini ve (bugünkü ayyildizli Türk bayraginin) seklini tayin eden, sultan birinci Murad ve Yildirim Bayezîd Handevirlerinde yasayan Tîmürtas Pasa\’dir. Bu asirda Osmanli donanmasinda ve azap Kit\’alarinda kirmizi; yeniçeri kit\’alarinda beyaz bayraklar kullanildigi, Fatih Sultan Mehmed Han\’ in muasiri olan tarihçi Türsün Bey\’in ifadelerinden anlasilmaktadir.

On besinci asirda Osmanlilarin kirmizi bayraklar kullandiklari, Asikpasazade\’nin Alasehir\’de dokunan bir nevî al kumastan bayrak ve hil\’at yapildigi hakkindaki kaydinda yer almaktadir. Muhtelif kaynaklarin incelenmesinden anlasildigina göre, Osmanlilar kurulustan Itibaren diger islam ve Türk devletlerinde oldugu gibi, çesitli bayraklar kullandilar. On besinci asirda padisaha aid sancaklardan baska çesitli askerî birliklere ve büyük devlet adamlarina, beylerbeyi, sancakbeyi, donanma kumandani ve reisleriyle azap ocaklari na ve ticaret gemilerine mahsus türlü renklerde bayrak ve sancaklar vardi.

Bu bayraklarin ve sancaklarin üzerinde muhtelif sekil ve yazilar bulunurdu. Yeniçeri ocaginin muhtelif ortalarinin (tabur) kendileri ne mahsus nisanlari vardi. Kislalarin kapilarina asilan ortalarin bayraklarina bu alametler naksedilirdi. Bu asirda yeniçerilere ak, sipahîlere kirmizi, silahdar bölügüne san, orta ve asagi bölüklere alaca renkli olarak verilen bayraklar bu birliklere verilen sancak mahiyetinde idi. Çünkü Osman Gazi\’den Itibaren Kanunî devri de dahil olmak üzere padisahlara mahsus olan bayrak beyaz renkli idi. Yavuz Sultan Selîm Han\’in Çaldiran ve Misir seferlerinde, otaginin önüne hakimiyet alameti olan beyaz ve kirmizi renkli bayraklar dikilmisdi. Ayrica Yavuz Sultan Selim Han zamaninda, bugün Topkapi Sarayi mukaddes emanetler dairesinde bulunan, Peygamber efendimize satlallahü aleyhi ve sellem aid olan Sancak-i serîf Osmanlilara geçti. Çok büyük hürmet ve ihtimam gösterilerek asirlardir muhafaza edilen Sancak-i serif kilif içinde bulundurulur, asla açilmazdi. Sefer-i hümayunlarda padisahlar beraberlerinde götürürlerdi.

Halifelik alametlerinden biri olan Sancak-i serif, devleti son derece tehdîd eden hallerde ve isyanlarda padisahin emriyle çikarilir, millet, asilere karsi Sancak-i serifin altinda toplanmaya çagrilirdi. Bu suretle millet birlik içinde hareket ederek isyani bastirirdi. Yavuz Sultan Selim zamaninda Çaldiran seferinde ilk defa olarak kullanilan yesil renkli bayrak, bu devirden sonra da hemen her zaman sik sik kutlanilmistir. Osmanlilarin, hilafeti de haiz olduklarini göstermek ve Peygamber efendimizin mesru halefleri olduklarini belli etmek için kullandiklari yesil renkli sancak, Barbaros Hayreddîn Pasa ve Utuç Ali Reis\’in donanmalarinda da kullanildi. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mensüb oldugu Hasimîlere aid olan yesil renkli sancak, sultan birinci Mahmüd Han devrinde donanmanin bayragi kabul edildi.

Kanunî Sultan Süleyman Han devrinde de beyaz, alaca, kirmizi ve san bayraklara siyah ve yesil renkliler de ilave edildi. Dogrudan dogruya padisahin hassa kuvvetini teskil eden kapikulu ocaklarinin tasidiklari bayraklar, umumiyetle saltanat sancaklari sayilirdi. Macaristan seferine çikan ve orduya kumandan tayin edilen sadrazam Ibrahim Pasa\’ ya; beyaz, yesil ve sari renkte üç sancakla iki kirmizi, iki de alaca bayrak verilmesi bu hususu isbat etmektedir. Toprakli süvarinin yukansi yesil, asagisi kirmizi renkte olmak üzere iki renkli bayragi vardi.
Osmanli ordusunda oldugu gibi, donanmasinda da türlü renk ve sekillerde bayraklar kullanildi. On besinci asirda genellikle kirmizi renkli bayraklar kullanildigi halde on altinci asirda kumandana mahsus bayragin yesil, derya beylerinin ise beyaz, kirmizi, sari, sarikirmizi, ufkî çizgili alaca bayraklar kullandiklari görülmektedir.

Bu asirda ticaret gemilerinin beyaz bayraklar tasidiklari da bazi kaynaklardan anlasilmaktadir. Daha sonraki asirlarda da kapdan pasalara mahsus olan bayrak yesil idi. Gemi sancaklarinda en ziyade kirmizi (al) renk kullanilmakla beraber, yesil bayraklar da çöktü. Bunlarin kimlere aid oldugu üzerlerindeki sekillerden anlasilirdi. Sultan birinci Mahmüd Han devrinden sonra donanmada daha çok yesil sancaklar kullanilmaya baslandi. Kalyonlarin kiç sancaklari yesil oldugu gibi, amirallere mahsus forslar da yesil zemin üzerinde zülfikar ve hilal sekillerini ihtiva ederdi. Sultan üçüncü Selîm Han zamaninda ordu ve donanmada yapilan yeni düzenlemeler esnasinda bayraklar üzerindeki hilal sekline, sekiz köseli yildiz ilave edildi.

Bayrak mes\’elesinin muayyen esaslara baglandigi bu devirde, büyük gemilerin muhtelif direklerine çekilecek bayraklar tesbit edildi. Padisaha mahsus gemiye (taht gemisi) çekilecek kirmizi sancagin üstünde sultan üçüncü Selim Han\’in tugrasi vardi. Ticaret gemilerinin tasidigi bayraklarin renk ve sekillerinin tesbit edildigi bu dönemde, Cezayir beylerbey inin, üst kösesinde beyaz renkte sarikli bir insan basi bulunan kirmizi bayragi vardi. Bu dönemde kumandan forslari yesit olup, beylerbeylige aid ticaret gemilerinin bayragi; yesil, beyaz, kirmizi üç ufkî parçadan meydana gelmisdi.

Tunus ve Cezayir ticaret gemileri ortasi yesil olmak üzere iki mavi, iki kirmizi, bes ufkî parçadan meydana gelen bayraklar tasiyordu, Trablus beylerbeyi île istanbul limanina mahsus sancak, üç hilalli olup yesildi. Sultan üçüncü Selîm Han devrinde kurulan Nizam-i cedîd ordusu kit\’alari için ihdas edilen, ortasina sari. sirma ile bir hilal, yahut ortadaki hilalden baska dört kösesine de hilaller islenmis kirmizi veya fes rengi bayraklar kullanildi.

Sultan ikinci Mahmod Han zamaninda da bayrak sekilleri hemen hemen ayniyle devam etti. Ancak bu devirde kalelere ve hükümet binalarina ayyildizli al sancak çekildigi görülmektedir. Yeniçeri ocaginin kaldirîlmasi üzerine bunlara aid hususî bayraklarin kullanilmasina son verildi. Yeniçeriler arasinda çok yayilmis olan yeniçeriligi ve bektasiligi hatirlatan bir takim kelimelerle birlikte bayrak kelimesinin kullanilmasi da yasak edildi. Bunun yerine sancak kelimesinin kullanilmasi için her tarafa emirler verildi.
Yeniçerilerin son zamanlarinda daha ziyade kirmizi renkte, üzerinde beyaz bir pençe, bir zülfikar ve bir daire sekli bulunan çatal uçlu bayraktar kullanildi.

Sultan ikinci Mahmüd Han tarafindan kurulan Asakir-i Mansüre-i Muhammediyye\’ye mahsus olarak üzerinde kelime-i sehadet veya fetih ayetleri bulunan siyah bayraklar yapildi. Siyah rengin tercihi Peygamber efendimizin Ukab adli meshur siyah sancaginin rengini taklid etmek maksadiyladir.
Ikinci mesrutiyetin îlanina kadar orduda üzerinde ayetler yazili ve hükümdarlarin ortasi tugrali armalarini tasiyan sirma saçakli çesitli alay sancaktan kullanildi ve ondan sonra da bu adet devam etti. Bu sancaklarin rengi umumiyetle kirmizi idi. Kirmizi zemin üzerine hilal ve yildiz bulunan bayrak, Osmanlilarda Ilk defa 1793\’de devletin resmî bayragi olarak kabul edildi.

Ancak bu bayraktaki yildiz, sekiz köseli idi. Bu bayrak Osmanli Devleti\’nin resmi ve umumî sembolü olarak kullanildi Sultan birinci Abdülmecîd Han zamaninda 1842\’de yildizin bes köseli olmasi kararlastirildi ve Osmanli bayraginin sekli kesinlesti. Bu devirde padisaha aid tugrali sancaktan baska hükümdarin gemileri ziyaretinde kullanilan, ortasinda günes ve dört kösesinde de sualar bulunan bir sancak daha vardi. Kapdan pasaya mahsus sancakta; bir hilal ile sekiz köseli yildiz mevcutlu. Osmanli hakimiyetinde bulunan, Tunus, Eflak, Bogdan beyleri île Sirp prensliginin özet bayraklarinda, Osmanli bayraginin kirmizi rengiyle birlikte mavi, beyaz, san gibi mahallî renkler de kullanilirdi. Tunus beyinin sancaginin, ortasinda kirmizi zemin üzerindeki bir beyaz daire içinde kirmizi hilal ve yildiz sekli mevcuddu. Sirp, Eflak ve Bogdan beylerbeyleriyle Sisam adasina aid hususî bayraklarin üst köselerinde, Osmanli hakimiyetinin sembolü olmak üzere, kirmizi zemin üzerinde beyaz üç yildiz bulunan sari Eflak bayragi Ile mavi Bogdan bayraginda, birincisinde çifte kartal, ikincisinde de bir öküz baci mevcuddu.

Sultan Abdülazîz Han zamanindan baslayarak, padisahlara mahsus kirmizi renkli bayraklarin ortasindaki tugralarin beyaz renkte sekiz suali bir günes içinde alinmasi adet oldu. Sonradan bu bayragin rengi visne çürügü olarak degistirildi ve saltanat sancagi kabul edilen bu bayrak, saltanatin kaldinîmasina kadar devam etti.

Sultan ikinci Abdülhamîd Han zamaninda Cuma namazi münasebetiyle yapilan selamlik resminde hilafete mahsus bir bayrak kullanilirdi. Bu, kirmizi atlas zemin üzerine etrafi beyaz kitapdan ile islenmis dört köse bir çerçeve içinde; bir tarafinda Fetih süresi, diger tarafta ise günes resmi bulunan sirma saçakli ve ucu hilalli bir sancakli.


Al Teberrük


Sana sevdalıdır gerçek âşıklar
Vuslat orduları ismini anar
Yıldız hilâl güneş yer gök ışıklar
Sana mecnûn olmuş seninle yanar

Aşkım sen toprağa girinceye dek
Sen al teberrüksün mâziden kalan
Yüce zirvelere es gerilerek
Dalgalan dalgalan sen hep dalgalan

Ömer Ekinci Micingirt

1922\’de Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafindan saltanatin kaldirilarak, hilafet makami ihdas edilmesi üzerine halîfeye mahsus olarak, yesil zemin ortasinda sekiz suali beyaz bir günes içindeki kirmizi zeminde beyaz ay yildizi ihtiva eden bir sancak kabul edildi ve saltanata mahsus bayrak kaldirildi. Lakin daha önceki millî bayrak muhafaza edildi. Cumhuriyet idaresinin kurulmasindan ve halifeligin kaldirilmasindan sonra 25 Tesrin-i Evvel 1925\’de bir sancak talimatnamesi çikari larak, harb ve ticaret gemileri hakkinda muayyen esaslar kabul olundu. Bu talimatname millî bayragin seklini tesbit etmekle beraber, daha ziyade donanmanin ihtiyaçlarina göre yapildigindan, az çok hususî bir mahiyet arz ediyordu Bunun üzerine 29 Mayis 1936 tarih ve 2994 sayili kanunla Türk bayraginin sekli ve ölçüleri kesin bir sekilde tesbit edildi. 28 Temmuz 1937 tarih ve 2/7175 sayili kararnameye ilisik 45 maddelik bir tüzük (Türk bayragi nizamnamesi) ile de Türk bayraginin kullanilisi nizam altina alindi.

Osmanlilar döneminde, devleti, hanedani, milletin hükümranligim temsil eden bayrak kesin olarak kutsal sayilirdi. Yere düsürmemek, düsmana birakmamak, manevi haysiyetine dokunacak bir duruma sokmamak için ölüm dahil her türlü fedakarlik göze alinirdi. Bayrak ve sancagina hakaret ettirmek en büyük milli serefsizlik olarak kabul edilirdi. Bayraga hakaret, padisaha hakaret suçu ile ayni derecede tutulurdu. Bayragin kutsalligi muharebe meydaninda en yüksek mertebesini bulur, bayragi düsürmemek için nice vezirlerin en küçük bir tereddüd göstermeden sehîdligi göze aldiklari ve ard arda sehîd olduklari görülürdü. Zîra bayragin düsmesi hezîmete ugrama ve maglüb olma alameti idi. Bu günde bu mubarek milletin olmazzsa olmaz değerlerindendir ve ilalebet sürecektir inşallah...Saygılarımla...



Kutlu Doğum Ve Birlik

Peygamber (S.A.V.)’in dünyaya teşrifleri münasebetiyle 1989 yılından buyana KUTLU DOĞUM HAFTASI adı altında ülkemizin her köşesi ve her ülkede Peygamberimiz ihya edilmeye gayret gösterilmektedir.

Peygamberimizi sav sadece Camilerde değil, her mekânda onun şanına yakışan bir şekilde anmak ve anlamaya çalışmaktır kutlu doğum.

Etrafımızda gelişen olaylara bir göz atacak olursak, bir taraftan Allah (CC)’ın kardeş olduğunu bildirdiği Mü’minler, insaf, merhamet ve acıma duygularını bir tarafa bırakarak bir birlerine önemli ölçüde kin, nefret ve haset duyguları ile bakmakta, çeşitli bahane ve sebeplerle bir birlerini öldürmektedirler.
Yüce kitabımızda bir kimsenin haksız yere öldürülmesi tüm insanlığın öldürülmesi ve bir birimizi sevmedikçe de gerçek Mü’min olamayacağımızı” bildirmiştir.
Peygamberimiz (S.A.V.)’in Mü’minlere İlahi fermanı şudur; “Bir birlerinize kin ve nefret beslemeyin, haset etmeyin. Kardeş olun. Kusur araştırmayın arkadan çekiştirmeyin.”

Şöyle ki yüce dinimiz İslam, toplumun huzurunu bozacak, kardeşlik duygularını zedeleyecek davranış ve uygulamalardan şiddetle kaçınmamızı emretmiştir. Müslümanların bir birlerinin kusurlarını araştırmasını, bir birlerinin gıybetinin yapılması neticesini ölü kardeşinin etini yemek gibi olacağı korkunç manzarayı vurgulamıştır.

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah\’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” (Hucurat Suresi 49/12)
Ayrıca toplumun ahlakını bozacak kötü çığır açanları da, hem kendi günahlarıyla baş başa bırakacaklarını hem de kıyamete kadar o yoldan gideceklerinde günahlarına ortak olacaklarını bildirmiştir. Sonuç olarak bu tip insanların gerçek müflis olduklarını vurgulamıştır. Çünkü bunların birikimleri kul hukukunu ödeyemeyeceği için hakkını gasp ettikleri kişilerin günahlarını da çekeceklerdir. Peygamberimiz (S.A.V.); Komşusunun kendisine kötülük edeceği endişesinden kurtulamadığı kimsenin geçek iman etmiş sayılamayacağını bildirmiştir.

Yine Peygamberimiz (S.A.V.); Müslüman öldüğünde en yakın komşularından 3 hane halkı iyiliğine şahitlik ederse, Cenab-ı Hak “Kullarımın şahitliğini kabul ettim, kendi bildiklerimi de bağışladım” buyurmuşlardır.
Birlikte yaşama ahlakı ve onun kurallarına uymak gerçek Mü’min ve Medeni insanın işidir.Birlikte yaşama ahlakı açısından Peygamberimiz (S.A.V.)“Mü’min Başkalarıyla hoş geçinir, başkasıyla hoş geçinmeyen kimsede hayır yoktur” diyerek Mü’min i ne güzel tarif etmiştir.
Güzel Ahlakı tamamlamak, güzellikleri yaymak için gönderilen güzeller güzeli Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.)’in dünyaya teşriflerinin Yılı olan 2016 yılı Kutlu Doğum ülkemize ve insanlığa hayırlara vesile olmasını yüce Allah’tan niyaz ediyor Kâinatın Efendisine yazdığım bir şiirimle saygılar sunuyoruım.

Kâinatın Efendisine



Biz Kimiz

Her defasında kalemime enâniyet ve asabiyet bulaştırmadan geçmişimizi ve en önemlisi bir hakkı teslim tespit ve görev kabul edip yazıma konu etmek istedim. Biz büyük bir millet olarak dünyaya her konuda, her branşta çok şeyler bıraktık ve çok şeyler kazandırdık.

Tarihten günümüze hafızamda kalan birkaç önemli vakit ve olayları tekrar hatırlatmak istedim. İslam’ın bahadır evlâdı Malazgirt’te kalabalık Bizans ordusunu perişan ederek Anadolu’nun kapısını milletimize açan ve fetih ordusu da açılan bu kapılardan tekbirlerle giren ve her karışını kanlarıyla sulayarak kendilerine yurt edinen bir büyük millet ve onun komutanı Sultan Alparslan biziz biz.
Birlik abidesi Osman Gazi, bütün Türk Beyliklerini birleştirerek Osmanlı İmparatorluğunu kurmuş ve büyük devletler arasında yerini almıştır. Söğüt’te temelleri atılan, 600 yıl süreyle üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi dedemizdir.

II. Mehmet 21 yaşında fethedilemez denen İstanbul’u fetheden, fethetmesinden sonra "Fatih" lakabıyla anılan muhteşem genç padişah biziz, bizim dedemiz. İstanbul’un fethi, Orta Çağ’ın sonu Yeni Çağ’ın başlangıcı olmuştur. Bundan dolayı Fatih, "çağ açan hükümdar" olarak da tanınır. İstanbul’un fethiyle 1000 yıllık Bizans İmparatorluğu son bulmuştur. Çağ açıp çağ kapamıştır

Yine Gazi Mustafa Kemal Atatürk İmparatorluğun tükendi denildiği anda yeniden Türkiye Cumhuriyetini kurmuş ve tarihte ve dünyada hak ettiği yeri almıştır.
Büyük düşünürler ve erenler Akşemsettin, Molla Gürani, Şeyh Edebali, Mevlana, Evliya Çelebi Yunus Emre ilim irfân ve edebiyat adamı olarak sinelere hoş ve unutulmaz eser ve izler bırakan bizim tartışılmaz değerlerimizdir.

Mehmet Akif, Necip Fazıl, Aziz Nesin, Orhan Kemal, Aşık Reyhani, Mahsuni Şerif ve yüzlerce irfan sahipleri bizim bahçemizin farklı renkleri… Ben bu zihnîmize ve dünyamıza iz ve eser bırakan büyük insanları rahmetle anıyor ve “biz” isimli bir şiirimle saygılar sunuyorum…

Çanakkale Zaferi Ve Nevruz Bayramı

Bu iki başlık mart ayında aynı renkleri taşıyan kutlayacağımız farklı karelerdir.
Nevruz Bayramı: Göktürklerin Ergenekon’dan çıkışı ve Türk takviminde yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilen Nevruzu yüzyıllardır diğer kardeş cumhuriyetlerle kutluyoruz. Kısaca Nevruz Ebulgazi Bahadır Han’ın eseri ‘Secere-i Türk’te, Ergenekon menkıbesinde 400 yıl dört tarafı yüksek dağlarla çevrili bir vadide kalan Türk’ün, baharın başladığı gün çıkarak, ata yurduna döndüğü ve hürriyetini, istiklalini kazandığı belirtiliyor. Bu nedenle 21 Mart, kurtuluş günü olarak kutlanıyor.Ayrıca ülkemizde Kürt,Türk,Laz,Çerkez tüm renkler bu günü bayram olarak kardeşlik vadisinde birlik ateşini yakarak kutluyoruz...

Çanakkale’de yine bu yiğit milletin istiklalini kazandığı zafer ve 18 Martta 100. Yılında anacağız…

Çanakkale Zaferi: Bu milletin şehitleri Anadolu’yu vatan yaparak Malazgirt’te tarih yazan Alparslan’ın ordusu, Ortaçağ’ı kapatıp, yeni bir çağ açan Fatih’in ordusunda sancağı uğruna İstanbul surlarında canlarını veren Ulubatlı Hasanlar, Bu milletin şehitleri 275 kilogramlık top mermisini sırtında taşıyan Edremitli Seyit onbaşılardır. Kağnısıyla İnebolu’dan Ankara’ya cephane taşırken ölen Şerife Bacı , Kara Fatma , Nene Hatunlardır.

Bu milletin şehitleri bacısının namusunu koruyan Sütçü İmamlardır. Allahuekber dağlarında şehit olan binlerce Türk evlatlarıdır. 1974’te yavru vatanı düşman zulmünden kurtaran kahramanlardır. Bu milletin şehitleri Misak-ı Milli ile belirlenmiş, kanlarıyla onurlandırılmış Mustafa Kemaller, Kazım Karabekirler ve Mehmetçiklerdir. Bu vatan için canlarını veren tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle selamlıyorum…

Çanakkale Zaferi; Kurtuluş Savaşımızın ilk meşalesinin tutuşturulduğu, yüce bir milletinin kahramanlık fedakârlık ve imanın zaferidir… Çanakkale Zaferi, vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı söz konusu olduğunda, Türk milletinin aşılmaz sanılan engelleri aşabileceğinin en güzel örneğidir. M.Akif dedemiz ne buyur muştu “Bedr\’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi”başka söze ne gerek.

Milletimizin Çanakkale Zaferini Ve Nevruz bayramını kutlayarak bir Çanakkale Şiirimle tüm şehitlerimizi rahmet minnetle anıyor sizlere saygılarımı sunuyorum…


100. Yıl Dönümünde Sarıkamış

Değerli kardeşlerim ülkemizin bu günlerde birlik ve beraberliği ne durumda düşününce Sarıkamış’ın ne demek olduğunu çok daha iyi anlıyoruz… Lâkin ben siyaset konuşmayacağımve tek siyaset varsa oda bu ülkenin tüm insanlarının Sarıkamış ismi geçtiğinde yüreğindeki aşkın birlikte attığını biliyorum ve içimizdeki hâinlere rağmen bu ülke bu cumhuriyet ilelebet yaşayacaktır ve asla şüphem yoktur…Bu yıl Sarıkamış Şehitleri için yapılan Sarıkamış Kazım Paşa Tepesi\’ne 99 metre yüksekliğinde Şehitler Anıtı bitmek üzere ve hareketin 100.yıl dönümünde Sarıkamış Şehitlerini anacağız…Yemen’in kavurucu sıcağından, Sarıkamış´ın dondurucu soğuğuna yazlık elbiseyle çarıksız koşan körpe fidanların hikâyesidir Sarıkamış…

Diğeceğim o ki bugün millet -devlet abideleşmiş kahraman Mehmetçiğimizi, kendisine layık bir şekilde anmak mecburiyetindeyiz. Sarıkamış’ın dağlarına gözyaşı karıştı acı karıştı feryat karıştı Yürek yangını karıştı.Türk milleti unutamaz üstünden yüz yıllar geçse de... İyi ki şehid denmiş adlarına... Rabbimiz “Ölmedi onlar, demiş. Yaşıyorlar, diriler ama siz farkında olmazsınız” demiş. Hep bir burukluk hissettiren anılarıyla, gülüşleri ile, içemedikleri su ile, yiyemedikleri burcu burcu ekmek kokusu ile yaşarlar sinemizde. Sarıkamış cennet kokar bu günlerde, yüreğini dayar karlı toprağına fısıldaşır sarıçamlar ile... Rabbin muştusu ile teselli bulur seyredenler.

Onlar gitmiş ve kutlu Peygambere komşu olmuşlardır. Onları Peygamber kucaklamıştır, saçlarını okşamıştır. Şehit bu, kolay mı? “Gitti gelmez bahar yeli şarkılar yarıda kaldı” Bir tarih ve hüzün bir kelepçe gibi sıkar yüreklerimizi... Doksanbin fidan bu… Her biri Denizli\’den Erzurum\’a, Diyarbakır\’a, Urfa\’ya kadar... Anadolu\’nun ve Yemenin bir köşesinden gelmiş yalın ayak yazlık kıyafetle. Doğusu Batısı ile, Türkü Kürdü ile birlikte.“Sözün bittiği noktaya ” Sarıkamış. Destan mı desek facia mı desek... Şehitler, Allahukber Dağlarında kutlu toprağa emanet edildiler

Bu bir efsanenin ayakta kalma ve yaşamak için son çırpınışı. Asırlarca içten içe altını oyan dış ve iç mihraklar ve yıkılan bir devin çıkardığı feryadının adıdır, Yemen, Çanakkale, Sarıkamış... Sarıkamış denince içim burkulur dağ taş çarıksız cesetlerle görünür gözüme, hüzün kaplar içimi. Binlerce Anadolu evladıgömüldü karlara gecenin kör vaktinde mosmor bedenle. Tabi gömemedi onu Sarıkamış bağrına acısını dayanamayıp attı baharın kardelenlerine. Sarıkamış şehitler yurdu Sarıkamış acılar yurdu... Bu harekâtın askeri açıdan, teknik açıdan vebalı büyük ama ona değinmeyeceğim.

Yokluk içinde karlı dağları zemherinin kavurucu soğuğunda aşmaya çalışan, ayakkabısız, paltosuz Anadolu çocukları, hatalara kurban gitmiştir. Biz bu şehitlere borçluyuz. Onlar olmasaydı, belki de bu topraklarda Ruslar olacaktı. Sarıkamış, Türk Tarihinin ve savaşlarının en acı olanıdır. Bu acıyı fedakârlıkları, cesareti, ulvi davranışı en iyi şekilde idrak edip gençlerimize aktarmalıyız. Bu aslında yenilgi değil, kendini feda etmenin destanıdır…

"Niye ,Neden ,Niçin "Sarıkamış Ve Sarıkamış Şehitleri Türkiye\’nin ibret ve acı veren manevi mirasıdır. Duyarsız kalınamazdı elbette. Çanakkale nasıl ki, İslam coğrafyasının en ücra köşesinde bir duyarlılık kaynağıdır, aynı şekilde Sarıkamış\’da duyarlılık kaynağımız ve hiçbir Türk vatandaşı bunu göz ardı edemez. Şehitler bizim nurlu teberrüklerimizdir, oradaki ayaza karışan körpe fidanlara karşı Türkiye\’nin sorumluluğu vardır, artı Sarıkamış doğuda Türkiye\’nin hayati bir güvenlik siperidir. Enver Paşa ya her ne kadar şahsen kızsak da yaptığı sefer boşuna değildir. Sarıkamış Hareketi, normalde başarılı olabilecek bir hareketti ve olabilirdi.

Başarılı olsaydı yerle bir edilen o insanlar şimdi kahraman olarak göklerdeydi isimleri… Kimse yenilmek için savaşmaz. Bende herkes gibi hatalarını eleştiriyorum ancak bir Fatiha’yı onlara okumayı borç biliyorum.

Türkiye\’nin stratejik değerini o günün şartlarını dikkate alarak, o günleri eleştirmekle daha objektif olabiliriz. Ama tabi böyle facialar olunca, eleştiri hatta hakarete varan konuşmaları tırmandırma potansiyeli taşıyan tarihçilerimizde mevcut…Böyle zamanlarda ancak bize düşen ders çıkarıp ileriye iyi bakıp önümüzü iyi görmek"Niye ,Neden ,Niçin " i araştırıp suçlu aramadan vazgeçmek en isabetli bakış ve tespit olur diyor Sarıkamış Şehitlerini Rahmet Ve Minnetle anıyorum…Bir Sarıkamışlı olarak ve Sarıkamış faciasını yaşayan bir milletin evladı olarak Bundan ders çıkarıp o mübarek makama erişen şehitlerimize Allah’tan Rahmet diliyor bir şiirle saygılar sunuyorum…

Ercişli Emrah Ve Micingirt

Bursa’da yaşayan Bursa Kent Konseyi Şâirler ve Yazarlarından Ömer Ekinci Micingirt Ercişli Emrah Şiir Yarışmasında Türkiye 1.cisi oldu ve 1000 TL’lik birincilik ödülü Erciş Kaymakamı Mehmet Şirin Yaşar tarafından Micingirt’e takdim edildi... tebrik ediyoruz …

Şâir Micingirt ,13 Kasım 1963 tarihinde Sarıkamış’ın Aşağı Micingirt (şimdiki adı İnkaya) köyünde doğdu. İlköğrenimini köyünde, ortaöğrenimi Sarıkamış ve Erzurum’da, yükseköğrenimi Erzurum’da tamamladı. Şiire ilgisi küçük yaşlarda başladı. Katıldığı yarışmalarda birincilik dahil çeşitli ödüller alan Micingirt’in yüzlerce şiiri çeşitli yerlerde aktarıldı."Siz hiç ay ışığında ağladınız mı" isimli şiir kitabı ve onlarca antoloji şiir kitapları yayınlandı. Değişik dergi ve gazetelerde de yazan şâir hemen her konuyu şiirlerinde işlemektedir. Şair Micingirt bir çok ödül sahibi olup Ümraniye Belediyesi Uluslar arası Naat Yarışmasında 1450 şair içinde ilk üçe girerek ödül ve plaketler almıştır Micingirt Bursa’da ikamet etmektedir. Eğitim ve teknik alanda görev yapan şair birçok dernek ve kurumla üyesidir.

Şâir ben derdimi şiirlerle ifâde ediyor yada etmeye çalışıyor nefes alıyorum âdeta. Hiç dertsiz kalmıyor gözüm ve gözyaşım. Sessiz sessiz yudumluyorum hayatı boğula boğula. Gamsız yığınları düşündükçe şaşıyorum ve üşüyorum. Şiirler gözyaşlarım. Hem buyurmadı mı "Çok ağlayın az gülün” Kâinatın Efendisi

Ercişli Emrah

Belki izâhatın zamanı geldi
Ulvi kavgaların közüdür Emrah
Dünyayı dolaştı Erciş’te kaldı
Önden gidenlerin izidir Emrah

Vahdet istikâmet asra astığı
Sonsuzluk diyârı ayak bastığı
Diriliş döşeği ölüm yastığı
Kulluk makamının özüdür Emrah

Halk içinde Hakk’ı çoklukta yoku
Sâmimiyet öğüt ondaki doku
Her sözü kâinat düşün yaz oku
Gören gönüllerin gözüdür Emrah

Öteli sevdalar mor olur elbet
Ozan özlenince sorulur elbet
Derin okyanuslar durulur elbet
İçli deyişlerin va’zıdır Emrah

Bülbül aşka gelse güle uyanır
Teslime koşanlar Hakk’a dayanır
Hikmetle bezenir aşkla boyanır
Bizim Yunusların sazıdır Emrah

Yönsüze yön veren sözleri merhem
Vuslata koşmuştur gözlerinde nem
Heceleri irfân, icabında dem
Bâde içmişlerin gizidir Emrah

Emrah âşk, âşk sesi âşıklar erir
Âşıklar öldükçe tekrar yeşerir
Vâkitlere mihenk renge renk verir
Yüce bir milletin sözüdür Emrah

Ömer Ekinci Micingirt

Gün Birlik Günü
...
Kıymetli ülkemin yiğit yürekleri; bu günlerde o kadar birlik beraberlik ve kardeşliğe ihtiyacımız var ki … Birlik ve beraberlik izah ederken birlik konusunda yaygın olan bir yanlış anlamayı düzeltmekte fayda var. Birlik demek, tekdüzelik ve tek tiplik demek değildir. Modern ideolojilerle zihni bulananlar, birlik ve beraberliğin tekdüzelik, tek tiplik olduğunu zannediyor. Onlara göre birlikten bahsetmek farklılıkları yok saymak, bireysel iradeyi gözardı etmek, hatta asimilasyon ve inkâr anlamına geliyor.
...
Oysa insanî ve toplumsal düzlemde birlik ve beraberlik, birbirinden farklı olan unsurların bir araya gelmesiyle oluşur. Allah cc hiçbir şeyi tıpatıp aynı yaratmamıştır. Farklılıklar hiçbir zaman birlik ve beraberliğin önünde bir engel değildir. Birlik ve beraberliğin tekdüzelik ve tek tiplik olduğunu zannedenler, farklılıkları mutlaklaştırarak işi ayrımcılık, kavmiyetçilik, ırkçılık noktasına taşıyabiliyorlar. Bu gün terör zulüm ve parçalanmalar zeminini bu konulardan alıyor…Birlik demek, aynı ideal etrafında, aynı yüksek değerleri hayata geçirmek için, aynı hedefe doğru yürümek demektir. Birlik, farklılıklarımızı kucaklayarak aynı vatan aynı bayrak etrafında kardeşliğe yelken açmaktır. Kendi kimliğimizi kaybetmeden ortak kimlikte erdemli bir toplum inşa etme gayreti içinde olmaktır.
...
Çeşitli sebeplerle birbirinden ayrı düşmüş ve husumet içinde olan kardeşliğimizi tekrardan barıştırmak ve birleştirmek hem dinî bir vecibedir hem de toplumsal barışın ve bir arada yaşama VE VATANSEVERLİĞİN bir gereğidir.Biz Türkiye’nin birlik ve beraberliği dediğimizde, kavmî ve dil farklılıklarını yok sayan, onları asimile etmeye çalışan bir birlik ve beraberlikten bahsetmiyoruz. Bizim kastettiğimiz açıktır: Farklılıkları bir zenginlik, ilâhi bir lütuf kabul ederek, aynı yüce idealler etrafında ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAYRAĞI ALTINDA kenetlenmek… Ülkemizin bugün birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Zira birlik olmadan dirlik olmaz..Bir şiirimle saygı ve hürmetlerimi sunuyorum…





Bir Zamanlar
________________

Bir zamanlar hep bir evde daha samimi daha yakın yaşardık. Birlikte oturur nasırlara dokunur höllük tozu ile yürekler ısıtırdık. Tek katlı yere yakın taştan evlerimiz; toprak güveçlerimiz içine bozulmasın diye kışa beş kala kartol doldurduğumuz kuyularımız vardı. Ciritlerimiz at yarışlarımız teneke saksılarımız vardı, anamın toprağa dallara yapraklara dokunan…

Organik-hormon sözü lügatimize girmemişti. Tırnaklarımızın arasında toprak kalırdı mikrop barındırmayan semiz toprak. Yapı malzemelerimiz taş toprak kireç kavak çam ve bir de taş ustaları amcalar vardı… Yiğit lakabıyla anılır ya : Kel Halis, Sarı Ömer, Fadime’nin Mehemmed’i ,Züfer dayının Dursun’u ve Yaşar’ı, leventlerin Abubekir’i köyün hamarat taş ustalaraydı. Ölenlerin mekanı cenneti olsun.

Ha birde mısti dayı vardı boyu enine yakın sevimli çalışkan ve bir o kadarda esprili. Neredeyse tümü yaşamlarını taş örerek ve taş kırarak sürdürürlerdi köyde, taşlar şimşire dönerdi. Sıvacılarımız vardı çamurla samanı karıştırıp sıva yaparlardı odalarımızı; dik Ahmet Ve Memi lakaplı Ahmet Ve Mehmet kardeşler… Davarlarımız vardı yününden kazak örülen, öküzlerimiz taşırdı tezekleri, meşeden odunları, tarladan çifti çubuğu…

Şimdi ne öküz var ne de davar köylerimizde. Kel Halis’in sal ile döşediği ahırlarımız vardı, koyun, at eşek tavuk, güvercinlerin bulunduğu. Besi sorun değildi dağlarda yaylarda otlatırdık ve arada ziyankârlıklar, başkalarının çayırları otlatırdık. Muhtar azalar ve köy korucuları ceza keserlerdi.

Döverlerdi korucular söyleyemezdik babalarımıza çünkü suçluyduk ve bir dayakta onlardan yemek söz konusu.
Kuzularımız vardı otlattığım ve koruğa gün vurunca emzirmeye getirirdim toptaş’tan çermesu’dan …

Anam onlarca iş arasında kuşlukları yüzlerce koyunu sağıp Halis Usta’nın el yordamıyla sacdan yapılan küleğine doldurup bana taşıtırdı… Ben hep kalaylı bakır sitillerde koyduğu süte sabah kapaklanıp kaldırdığı üzerine toz şeker serptiği sütlaçları yerdik. İçemediğimiz süt, tereyağı, çiçil peynir yağlı peynir yoğurt, ayran olurdu.
Keçileri, koyunları inekleri her sabah nağıra katmak sabahın köründe uyanmak zordu; ama dönüşü muhteşem sabah kahvaltısı göğ peynir tere yağı lavaş ekmek,fetir ve keteyle kahvaltı sofrası günün en iştah açıcı ve sevindiğim kahvaltı anlarıydı .

Mevlitlerde cami minaresinden bekçi Hakkı Dayı’ının herkes kaşığını alsın falan adamın düğünü var yemeğe gelsin çığlığı ve benim kaşığı alıp koşanları görünce çaktırmadan kalabalığa karışıp meyveli aşa dalışımı unutamıyorum. Herkes ölü düğün bayram tek yürekti…

İşte bunları kaybettikten sonra şimdi anlıyorum ki kültürümüz ve geçmişimizden çok şey yitirdik. Hele yazları Şeremet’e tapanlık sakavellik kesmek için iki tekerli öküz arabasıyla yolculuk var ya; tam bir etkinlikti.. Belki lüks taksimiz zengin sofralarımız yoktu ama âsil bazen asi
mağrur ve vakur bir civanmertlik hakimdi köylülerin yüreğinde. Kenan Evren darbe yapınca babamın muhtarlığı seçimsiz uzadı ve anama rahat yoktu…Bizim ev adeta aşevi misafir odası otel, anam da gönüllü aşçısıydı..

Gaz lambalarımız vardı 7 numarayı eve 14 numarayı misafir odasına asardık. Gaz litre işi ölçüyle verilirdi çünkü cum baba “benzin vardı ben mi içtim” deyip resti çekmişti… Camışlarımız vardı köylülerin camışlarıyla dövüştürürdük,sonra ayırt etmek ne mümkün.
Yemeklerimizi yer sofrasında, düğünlerimizi büyük ahırlarda Murat Çobanoğlu Şeref Taşlıova Aşık Reyhani Mevlüt İhsani ozanlarımızla taçlandırırdık.

Harman zamanı yıldızların altında bir kilim üzerinde olmazsa kuru toprakta hasatı harmanı sahipsiz atlardan inek öküzlerden korumak için yatardık abimle ve kayan yıldızları sayardık berber… Buğday teçleri yastığımız, harmanın önü arkası topraktı. Bu yüzden stres sözcüğünü bilmezdik toprak gibi temiz taş gibi sağlamdı ufkumuz.

Anam sürekli çalışıyor, geziyor yoruluyordu köyün ağır işlerinde... Hasta, tansiyon sözünü hiç duymamıştım ta ki şehre gelene kadar. Şimdi tansiyon kilo şeker her ne hastalık varsa yol arkadaşı oldu anamın…

Nakış işlemeli seccadelerimiz vardı etamin bezinden ..Anam dört oğlunu ve iki kızını tezeklerin samanların içinde hem çalışarak bizi de çalıştırarak pak helal sütüyle beslerdi...Arada bana seni okutmayacağım beraber kartol pişirip ezip yeriz deyince közlerim ateş kesilir küser ve iştah gider sofrayı terk ederdim. Hoş çokta güzel kartol ezmesi yapardı lezzetli baharatlarla tere yağıyla .

Amcalarım vardı çınar gibi ve hepsinin aynı bir hikayesi vardı. .İçlerinde en sosyal olan ve renkli kişiliğile köylülerin sevdiği Behsat amcam beni sever ve gel hele dımbılo derdi ne demekse…Birde H.Hedis Amcam vardı köyde kıt imkanlarla su değirmeni inşa eden, silah tamiri yapan, borç para dağıtan köyün Sakıp Ağasıydı..kıtlık zamanlarda buğday un saman satar parası olmayana bir sonraki hasat zamanı getir derdi..Sözü fazla uzatmadan ölen tüm köylülere rahmet diliyor bir şiirlerle saygılar sunuyorum.

Micingirt’te Uyandım

Micingirt’te uyandım
Ve kamet kulağımda

Kimler yok ki yanımda
Tâze temiz dünyamda
Babama müjde gitti
Ben ikinci beyitti

Babam sevindi tabi
Bir ben vardım bir abi
Şükür dedi ya rabbim
Biraz somurttu abim

Haksız değildi ama
Pabuç atıldı dama
Bir yıl sonra doğmuştuk
İki oğul olmuştuk

Mehmet Taşkın üç olduk
Fatihle bir kaç olduk
Ve Melike Emine
Annem oldu nur nine

Gelin dedi evlatlar
Eşref-i nasihatler
Duamla sizinleyim
Kalp gözüyle dinleyin

Hak yolunu tutalım
Yaratana tapalım
Defter soldan gelmesin
Şeytan bize gülmesin

Biz dinleriz babayı
Atayı akrabayı
Çakmak gibi bakıştık
Hak yolunda anlaştık
Hedef kutlu ağlaştık

Ve sözümüz söz dedik
Dere tepe düz dedik
Baba harçlığı verdi
Derken kader ayırdı

Çoluk çocuk çoğaldık
Vatan boyu dağıldık
Buluşmamız bayramdan
Tâ bayrama değildir
Buna babam kefildir

İki bayram tatil yaz
Rengârenk niyaz vaaz
Düğün sünnet ve yasta
Hem Bursa’da hem Kars’ta
Toplanırız pür edep
Buna büyükler sebep

Eski günler yâdlanır
Bakışlar kanatlanır
Annemin tatlıları
Ve ağızlar tatlanır

Bu devran hep sürüyor
Sevinç ârşa yürüyor
Edep erkan şükür var
Pehlivan bir babam var
Duâ edip duruyor
Mevla’m bizi koruyor

İşte dostlar ben buyum
Babamdan kaldı huyum
Ben bir hiçim ben neyim
Biraz balçık ve suyum
Eğer adam olursam
Ve haddimi bilirsem
Halifeyim ben beyim

Bu sırlı imtihanda
Onurlu imtihanda
Gafletten uyanalım
Takvaya boyanalım

Buyurdu yüce nebi
Varlığımın sebebi
Sürünsün de sürünsün
Aman Allah’ım aman
Oyun zordur zor oyun
Reçeteyi okuyun

Dava ağır yol uzun
Düşündük uzun uzun
Baba miraca durdu
O ne müthiş huzurdu
Celâllendi buyurdu
Şahlandırın bu yurdu

Sonsuzluk bestesiyle
Babalık güftesiyle
Çoluk çomak çoğaldık
Vatan boyu dağıldık
Emri haktır ne derim
Böyle yazmış kaderim

Micingirt’te uyandım
Ve kamet kulağımda

Ömer Ekinci Micingirt
2- Âkif’in Uygarlık Anlayışı

Mehmet Âkif, yaşamı boyunca asrî olmamakla, çağının gerçeğini kavrayamamakla itham edilmişti. Bunu büyük bir tevekkül ve sabırla karşılıyor, hakkındaki kanaati değiştirmek için düşünce ve yaşam biçiminde hiçbir değişiklik yapmayı düşünmüyordu.

Öldüğünde Cenap Şahabattin Âkif için “Şu mânâda asrî değildir ki, rindce hal ve vaziyeti içinde uzak mazilerin temizliğini taşır. Hattâ bir görüşe göre Âkif’i edebiyat bakımından da asrî görmeyebiliriz. Öyle ya, her devrin bazı belâgat, bazı fesâhat hastalıkları vardır ki ona tutulanlar bir müddet bunun farkına varamazlar. Bu geçici kelime ve mânâ salgınlarının son elli senede edebiyatımız, türlü musablarını (düşkün) gösterdiği halde, Âkif’in eserleri tabiat vergisi olarak garip bir muafiyet sâyesinde onların hepsinden masûn (dokunulmamış) ve tamamiyle tendürüst kaldı” Âkif’in eleştirilen medeniyet anlayışı, gerçekte, İslâm’ın tarif ettiği dürüst ve ahlâki düzenin dışına çıkan yaşam biçimiydi. Âkif, Batı’nın sahip olduğu medeniyeti hiçbir şekilde inkâr etmemiş, aksine bu uygarlığın ulaştığı düzeye İslâm toplumlarının da ulaşması dileğini dile getirmişti.
Nitekim Berlin’den bulunduğu dönemde, Almanya’yı yakından tanımak istemiş, her fırsatta Batı’nın ulaştığı bilim ve teknik düzeyinin üstünlüğüne hayranlığını belirtmiş, ancak fikir ve ahlâk yönünden Batı medeniyetinin önemli ölçüde eleştirilecek yönleri olduğunu aktarmıştı.
Berlin Hatıraları isimli şiirinde yaşamı yönlendiren uygarlık anlayışının farkına işaret etmiştir. Batı’dagözlediği yaşam biçimini, ve biçimi oluşturan toplumsal değer yargılarını çok isabetli gözlem ve tahlillerle ortaya koyuyordu.
Âkif’in Berlin seyahati ilginç bir öykü ile başladı. 1915 yılı ortalarına doğru, savaşta müttefikimiz olan Almanya, savaş sırasında İngiliz, Fransız ve Rus ordularından aldığı esirler arasında Müslümanlar olduğunu fark etti. Bu esirleri ayrı kamplarda topladı. Bu kamptaki Müslüman esirlere iyi muamele ediliyordu. Hattâ, Müslüman esirlerin ibâdet etmesi için çok kısa sürede bir câmi bile inşa ettiler.
Almanlar, Müslümanların lideri olan Osmanlılara bu esirlere karşı takındıkları tavrı göstermek için bir heyet dâvet etti. Böylece, Osmanlı halifesi, yeryüzündeki bütün Müslümanları koruyan ve onların haklarını savunan manzara içinde takdim edilecekti. Halifenin en kötü koşullarda bile Müslümanlarla birlikte olduğunu gösteren bu manzaranın yaşatılması için Berlin’e bir heyet gönderilmekteydi. Berlin’e gidecek olan heyet, o zaman Osmanlının haber alma ve casusluk örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından seçiliyordu. Bu örgüt, Berlin’e gidecek heyete Âkif’in de katılmasını İttihat Terakki hükümetinden istedi.

İttihat Terakki bu heyetin başkanlığına Âkif getirdi. Âkif’in İttihat Terakki macerası da ilginç bir gelişme gösterir. İkinci Meşrutiyetin ilânından dört gün sonra Âkif, “Cemiyet-i Mukaddese” denilen İttihat Terakkiye katıldı. Kandilli Rasathanesi Müdürü Fatin (Gökmen) Hoca, Âkif’i kutsal dernek denilen İttihat Terakkiye götürmüş ve ünlü katılma töreninden geçirerek üye yapmak istemişti. Fatin Hoca katılma törenini bizzat yönetmişti. Kurallara göre, İttihat terakki hakkında bilgi verildikten sonra sırların korunması ve emirlerin yerine getirilmesi için gerekli yeminin yapılmasına sıra gelmişti. Kurala göre cemiyete katılacak kişi silaha ve Kuran’a el basarak yemin edecekti. Âkif yemin metninde bulunan “Cemiyetin bütün emirlerine kayıtsız şartsız uyacağım” hükmüne itiraz etti. “Ben ancak, akla ve vicdana uygun olan emirlere uyarım. Mutlak söz veremem” diyerek reddetmişti.

Bir rivayete göre bu itirazdan sonra İttihat Terakki Cemiyetine girecek olanlara yemin artık Âkif’in teklif ettiği şekilde yaptırılmaktaydı. Âkif, Berlin gezisi sırasında gözlediklerini “Berlin Hatıraları isimli şiirinde anlatır. Bu şiir Âkif’in en uzunşiirlerinden biridir. 796 beyittir.

Bu şiirde Berlin’de ve İstanbul’da gözlediklerinin bir karşılaştırmasını yapar. Berlin’de ve İstanbul’da otelleri, trenleri, sokakları karşılıklı olarak aktarır. Aktardıkları çoğu kere basit gözlemler değil, o gözlemlerde görünen dünya görüşü ve hayat felsefesidir. Nitekim, Mart 1915 yılında yazdığı Berlin Hatıraları isimli şiirinin bir yerinde Tevfik Fikret’in 1905 yılında yazmış olduğu Tarih-i Kadimşiirine cevap vererek on yıldır sakladığı kızgınlığını açığa vurmuştu.
Ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında düşman ordularının işgal ettiği Türk topraklarında halka yaptıkları zulmü görünce Batı’nın bu vahşetini en ağır dille eleştirmiş ve Batıyı medeniyetin beşiği gibi görenlere en sert lisan ile hücum etmişti.
İşte Âkif’i haksız yere medeniyet düşmanı ilan eden ünlü şiirinden bazı mısraları aşağıda
veriyorum.

“Medeniyet” denilen vahşete lanetler eder,
Nice yekpare kesilmiş de sırıtmış dişler!

Bakmayın hem tükürün çehre-i murdarımıza
Tükürün belki biraz duygu gelir ârımıza.

Tükürün cephe-i lâkaydına şarkın tükürün.
Kuşkulansın görelim gayreti halkın tükürün.

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere,
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere...

Tükürün Ehl-i Salib’inhayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!

Medeniyyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!

Hele ilânı zamanında şu mel’un harbin,
“Bize efkar-ı umimiyesi lazım Garb’in;

O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini,
Halka iman gibi telkin ile, diyenin sesini
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!…"


3-Necid Çöllerinde Âkif

Dönemin en ileri tekniğine sahip silah ve araçlarla Çanakkale’ye yüklenen düşman karşısında, Türk askeri “ölürsem şehidim, kalırsam gazi” iftiharı ile çarpışıyordu. Emperyalistler geldikleri gibi gittiler. Zaferden sonra Başkumandan Vekili Enver Paşa, İmparatorluğun en uzaktaki müfrezesine kadar Çanakkale Zaferini müjdelemek için Telgrafhaneye koşmuş tek tek kumandanları telgraf başına çağırmıştı.
Enver Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Beyi aradı. Eşref Bey, Anadolu Bağdat Demiryolu hattının son durağı olan El Muazzam istasyonundaydı. Telsi başında bizzat şu telgrafı yazdırdı:
“Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak çekiliyor...”
Haber bütün yurtta mutluluk yarattı. El Muazzam’daki sevinç muazzamdı. Orada bulunanlardan biri haberi duyunca Kuşçubaşı Eşref Beyin boynuna sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği yanık memleket evladının adı, Mehmet Âkif’ti...
Mehmet Âkif, büyük vatan sevgisi ve meftun olduğu Türk istiklal ve hürriyet sevdasıyla yavaşça kalabalığın arasından sıyrıldı. Gerisi Kuşçubaşı Eşref Bey anlatıyor:

«...Ay bedir halindeydi. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın bu efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, bu güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin hıçkırıklar....
İşte Çanakkale’ye layık o büyük destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi... »

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi
En kesif orduların yükleniyor dördü - beşi...
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış, ufacık bir karaya.
Ne hayasızcatehaşşüd ki ufuklar kapalı
Nerde gösterdiği vahşetle «bu bir Avrupalı»
Dedirir - Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş açılıp mahbesi, yahut kafesi.

«Sabahleyin, vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasib olan rahatlığıyla yüzüme derin derin baktı: Artık ölebilirim Eşref! dedi. Gözlerim açık gitmez!.”


4-Bir karakter Abidesi Olarak Mehmet Âkif

Akif. «haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" inancındaydı. Haksızlığa tahammül ettiği ve hele yaltaklanarak menfaat peşinde koştuğu görülmemişti. Veteriner İşleri Müdür Yardımcısı görevini üstlendiği yıllarda Veteriner İşleri Müdürünün bir haksız karar ile azledilmesi üzerine görevinden istifa etti.
Kendisine bu hareketinin sebebi sorulduğunda başkasına yapılan haksızlığa tahammül etmesinin mümkün olmadığını söylüyordu. “Arkadaşıma yapılan haksızlık bana yapılmış demektir” diye 20 yıllık memuriyetine tereddütsüzce veda etmişti.

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam.
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale
Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum.
Kesilir belki fakat, çekmeye gelmez boynum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
Adam “aldırmada geç git” diyemem; aldırırım
Çiğnerim çiğnerim Hakkı tutar kaldırırım.
Dostluk Anlayışında DoruklaşanÂkif

Hiç kimse Âkif’in verdiği sözden döndüğünü, hangi şartlarda olursa olsun sözünden bir sapma gösterdiğini görmemişlerdi. Yakın arkadaşı Şair Mithat Cemal görevinden istifa ettiği ilk günlerde ziyaret eder. Balkan harbinin yaşandığı zor günlerde Âkif, geçimini sağlayacak yeni bir iş bulmuş değildir.
Yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay anlatıyor .
«Balkan Harbi başlarken, Akif Bey, yegane geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti. Kirada oturduğu evine, bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka, dört çocuk daha vardı.

- Bunlar kim? dedim.
- Çocuklarım! dedi. Sonra anlattı
Âkif, Baytar Mektebinde iken bir arkadaşıyla anlaşmışlar. Kim önce ölürse, çocuklarına sağ kalan baksın! » demişler. Arkadaşı vefat etmiş Mehmet Akif’te, verdiği söze bağlı kalarak anlaşma hükmünü yerine getirmiş.
Mithat Cemal devam ediyor;
- Halbuki o zamanlar, Akif Beyin beş parası yoktu; fakat beş çocuğu vardı!
Yine çok yakın dostlarından Fatih Gökmen anlatıyor;

Akif, verdiği söze bağlı olmayanlara insan gözüyle bakmazdı. Aramızda geçen bir olayı anlatayım :BenVaniköy’de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün, öğlen yemeğini bende yemeyi, sonra da oturup sohbet etmeyi kararlaştırdık. O gün, öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sele boğuldu. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Yakın komşulardan birine gittim. Yağmur, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Eve döndüğümde ne işiteyim, bu arada, Mehmet Akif Bey sırılsıklam bir vaziyette gelmiş. Beni bulamayınca, evdekilerin bütün ısrarlarına rağmen içeri girmemiş. «Selam söyleyin» demiş ve o yağmurlu havada dönmüş gitmiş! Ertesi gün, kendisinden özür dilemek istedim.

- «Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi ve benimle altı ay dargın kaldı.”


5-Mehmet Âkif’in Bilim ve Teknik Anlayışı

Mehmet Âkif, çağın geliştiği bilim ve teknik seviyesinin aynen aktarılmasını ve ülkenin bu yüksek bilim ve teknik düzeyi içinde gelişmesini her vesile ile belirtiyordu. Bilim ve tekniğin kaynağının Batı olduğunu görmüştü. Özellikle Berlin Seyahati sırasındaki gözlemleri Osmanlı toplumunun bilim ve teknik yönünden ne denli geri kaldığını fark etmişti.
İkinci Meşrutiyetle birlikte hürriyetin ilanını her şeyin çâresi gibi gören geniş bir kitle vardı. Bu kitlenin umursamaz tavırlar içinde Batının teknik ve bilim düzeyine bigâne kalışını da hayretle seyretmekteydi. Halkı bu konuda tembel, cahil ve ilgisiz buluyordu.

Bu kitlenin mutlak surette bu konularda duyarlı davranması gerektiği fikrindeydi.
Safahat’ın birinci kitabında Köse İmam isimli şiirinde bu gözlemlerini dile getiriyordu:

Bu cehalet yürümez, asra bakın: asr-ı ulûm
Başlasın terbiyeniz, ailelerden oğlum.
Sâde hürriyet ilânı ile bir şey çıkmaz;
Fikr-i hürriyeti halka hazmettiriniz biraz...

Yine Fatih Kürsüsünde isimli bölümde cehaletin ülkeyi nasıl felaketlere sürüklediğini dile getirir.

Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre bulunmaz - ne olsa - mektebsiz;
Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;
Ne Çerkes’in, ne Lâz’ın var, bakın, elinde kitâb!
Hülâsa milletin efrâdı bilgiden mahrûm.
Unutmayın şunu lâkin : "Zaman : zamân-ı ulûm!"

Verdiği öğütler içinde zaman zaman dünyanın ahvalini, zaman zaman gelişen tekniği ve bilimi esas alır. Cehaletin en büyük felâket olduğunu belirtir.

Bir baksana gökler uyanık, yer uyanıktır.
Dünya uyanıkken uyumak, maskaralıktır.
Eyvah bu zilletlere sensin yine illet,
Ey derd-i cehalet sana düşmekle bu millet,
Bir hâle getirdin ki: Ne din kaldı, ne nâmûs,
Ey sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbûs.
Ey hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel
Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el.
Ey millet uyan ! Cehline kurban gidiyorsun.
“İslâm’ı da batsın” diye tutmuş yediyorsun.
Allah’tan utan. Bâri bırak dini elinden.
Gir leş gibi topraklara kendin gireceksen.
Lâkin ne demek bizleri Allah ile iskât ?
Allah’tan utanmak da olur ilm ile... Heyhat!


6-Meclis’te Mehmet Âkif

1920 yılının başında Mehmet Âkif Ankara’ya yapacağı seyahatini sadece damadı Ömer Rıza Doğrul ile yakın arkadaşı Eşref Edip Beylere haber verir. Kendileriyle bir sır tevdi eder gibi konuşur:
“Artık burada duracak zaman değildir. Gidip çalışmak gerekir. Halkın bizim tarafımızdan aydınlatılmasına ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar... Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın...”
Ankara yolculuğuna oğlu Emin Beyle çıkar. Emin Beyin hatıralarında belirtildiği gibi trenden iner inmez doğru Meclis’in önüne gelirler. Bu sıra bir ziyarete gitmekte olan Mustafa kemal Paşa ile karşılaşırlar. Mustafa Kemal Paşa Mehmet Âkif’i görünce yaklaşır;
“Sizi bekliyordum efendim; tam zamanında geldiniz. Şimdi görüşmek mümkün olmayacak; ben size ziyarete gelirim."

Mehmet Âkif Ankara’ya gelince Hacı Bayram Camiinde va’za başlar. Milli Mücadeleye katkısı olabilecek şekilde bazı kentleri dolaşır ve o kentlerde vaazlar verir. Kuvâ-yımilliyenin bir İttihatçı hareketi olmadığını anlatır. Eğer vatanı kaybedersek gidecek yerimiz kalmayacağını söyler. Bu savaşın dine ve halifeye hiyanet için yapılmadığını anlatır. Aksine milli mücadelenin bir cihad olduğunu ve bu savaşa katılmanın dinen farz kılındığını aktarır.

O günlerde sözüne güvenilir en önemli İslâm büyüğü olarak Mehmet Âkif’in konuşmaları etkili olur. Burdur’dan milletvekili seçildiğini belirten mazbatasını alır. Meclis Burdur olarak mazbatayı kabul eder. Birkaç gün sonra Biga’dan mebus seçildiği haberi gelir. Meclis Biga mebusluğu mazbatasını da kabul eder. Ancak Âkif, Biga mebusluğundan istifa ederek Meclise Burdur mebusu olarak girer.
Âkif’in yaşamı bir devrin kutlu ve meşakkatli anatomisi diyebiliriz..Allah rahmet eylesin ve yazdığım bir şiirle sizleri selamlıyorum…



Kripto Dinsizler Ve Anadolu

Son üç asırdır sorgulama ve empati algılarını şirke/küfre memur etmiş, zihinsel mesuliyetlerini tağutların yalakalıklarına felsefe ve başka kuyruklu palavralarla ruhu zehirleyip kronikleşmiş bir mahlukat topluluğu oluşturmuşlardır.

Bu topluluk İslam düşmanı bütün ideolojilerin gönüllü şövalyeleri olmuşlardır ve kukla aydınlar vasıtasıyla vicdanları sızlatırcasına fütursuzca haysiyetsiz bir yaşam modeli için Anadolu topraklarda hep var olmuşlardır .

Velhasıl diyeceğim şu ki; bu burjuvayı mahluklar bazı değerleri kendi ideolojilerine yamayıp totaliter şekilde dokunulmaz heykelden tanrılar oluşturup Hitleri utandıracak derecede son üç asırdır milletimizin başına bela olmuşlardır. Bunların Cibali Babaları var mı bilemem ...

---------------------------

Firavun

Özlüyorum
Gözümde bir damla kan
Sultan Abdülhamid Hân
Özlüyorum

Gizliyorum
Yokum insandan yana
Umum İslam virane
Gizliyorum

Gözlüyorum
Her gece perde perde
Gazze öldü ilerde
Gözlüyorum

Sözlü yorum
Girmişim cam kafese
Eurovizyon ve Hadise
Sözlü yorum

Közlü yorum
Olmert Barak ve Neron
Hep Firavun hep Şaron
Közlü yorum

Ömer Ekinci Micingirt



Nikâhta Nikâhsızlık

Filozof edalı keşiş imama kulaklarımı tıkıyor, tüküresim geliyor nikâhın kürsüsüne... Zaptiye Nazır\’ı mübarek, geleneği linç etmiş izzet yerle yeksan. Bedbaht akşamların vicdanı geniş iltifatlarının kompleksi merasimleri..İlahi kasırgalardan korkuyorum !Endişe ürperti mevt mekânı işgal eden ilericilik budalalarında vesselâm .

Düğünler

Sıra sıra ard arda
Mozart çalıyor barda
Vicdan tutsak kenarda
Saklanmış gidiyorum

Damat simsiyah koyu
Ak-kara anne dayı
Sattım edep hayâyı
Paklanmış gidiyorum

Renk şekil perde perde
Tufan koptu içerde
Gelin kopmuş yerlerde
Koklanmış gidiyorum

Tören şölen ayinler
Besmelesiz düğünler
Zift bürünmüş beyinler
Yoklanmış gidiyorum

Duyur O’nu duyan yok
Kükre şahlan isim tak
Bir boşluk ki çoktan çok
Çoklanmış gidiyorum

İffet izzet sağırdı
Alkışlar pek ağırdı
Masa bana bağırdı
Teklenmiş gidiyorum

Hem şeytana ne gerek
Saldık tümden düm tek tek
Çifter çifter at eşek
Eklenmiş gidiyorum

Damat ve maskarası
Tepişme aşk arası
Takı öpüş parası
Taklanmış gidiyorum

Sıradan birer birer
Öpmek adetten meğer
Şayet masumsa eğer
Aklanmış gidiyorum

Yığın yığın fırkalar
İçimde bir korku var
Papaz yok ya farkı var
Farklanmış gidiyorum

Gelin geldi yanıma
Dedim Ömer tanıma
Dokunuyor kanıma
Haklanmış gidiyorum

Ömer Ekinci Micingirt